Sevgili Arkadaşlarım, Kıymetli Dostlarım , Canlar
Hayat, herkesin önüne aynı koşullarla serilmiyor. Kimileri geçmişten devraldığı mirasın, hazır serilmiş sofraların konforuyla hayatını idame ederken , kimileri de durduğu yeri tırnaklarıyla kazıyarak inşa etmek zorunda kalıyor. Ancak ne yazık ki bu dünyada en çok akıl verenler, en az emek harcayanlar arasından çıkıyor.
Emek vererek, alnının teriyle ayakta durmaya çalışan bir insana, hazır sofralara kurulanların yol göstermeye çalışması, çileyi çekmeyenlerin sefaya dair söz söylemesinden farksızdır. Oysa o ayakta duran bedenlerin arkasında feda edilmiş bir gençlik, tüketilmiş bir sağlık ve asla geri gelmeyecek olan paha biçilmez yıllar yatıyor. Bir ömrü ve sağlığı bu mücadeleye sermaye yapmış insanlara karşı üsten bakmak, en hafif tabiriyle emeksizliğin getirdiği bir körlüktür.
Kıymetli Dostlarım, canlar
Tam da bu yüzden, ödenen ağır bedellerden sonra hayat insana net bir duruş kazandırıyor. Bir noktadan sonra kimin hangi soyadını taşıdığı, hangi akrabalık bağına sığınarak imtiyaz beklediği ya da nüfus cüzdanında kaç yaşında yazdığı önemini yitiriyor. Size sadece cefa, yorgunluk ve haksızlık yaşatmış kişilerin, yalnızca aradaki biyolojik veya resmi bağlara güvenerek sizden hâlâ saygı beklemesi mantık sınırlarını aşıyor. Saygı, unvanla ya da yaşla kazanılan otomatiğe bağlanmış bir hak değil, sergilenen tavır ve hissettirilen değerle hak edilen bir erdemdir.
Yaş almak, tek başına bir takdir sebebi olamaz. Takvimin yaprakları herkes için eşit hızda devrilirken, insanı asıl saygın kılan şey takvimdeki rakamlar değil, sergilediği karakterdir. Bize ağır bedeller ödeten, gençliğimizi ve sağlığımızı çalmaya çalışan herkese karşı bu saatten sonra verilecek en net yanıt şudur: Karakteriyle hayatımızda yer bulamayanlar, ne soyadlarıyla ne de yaşlarıyla hayatımızda saygı görebilirler.
Sevgili Arkadaşlarım, Kıymetli Dostlarım , Canlar
Eski bayramları, kalabalık sofraları ya mektuplarla sürdürülen o sıcacık bağları hatırlayanlar azaldıkça, akrabalık kavramının içi de günden güne boşalıyor. Eskiden "kan bağı" denildiğinde akan sular durur; sevinçler paylaşıldıkça çoğalır, dertler omuzlandıkça hafiflerdi. Peki ya bugün? Bugün ne yazık ki pek çoğumuzun zihninde beliren ilk soru şu oluyor: "Akraba, candan bir yakın mı yoksa işi düşünce arayan bir tanıdık mı?"
Son yıllarda toplumsal dokumuzda yaşanan en derin sessiz kırılmalardan biri, insan ilişkilerinin her alanına sızan o sinsi tüccar zihniyetidir. Ne yazık ki bu samimiyetsizlik rüzgârından en büyük darbeyi de akrabalık ilişkileri aldı. Saf sevginin, karşılıksız desteğin ve koşulsuz aidiyetin kalesi olması gereken akrabalık bağları , yerini giderek al gülüm-ver gülüm dengelerine, pozisyon ve nüfuz hesaplarına bırakıyor.
Akrabalık, menfaat terazisine koyulduğu an değerini kaybeder. Bir düğün davetiyesinin sadece "kime ne takılacak" hesabı üzerinden değerlendirilmesi, bir cenazede bile gözlerin "miras paylaşımına" çevrilmesi, ya da hatır sormak için yapılan bir telefon aramasının arkasından mutlaka bir rica veya iş talebinin çıkması… Bütün bunlar, bizi biz yapan o köklü dayanışma kültürünün harcını günden güne eritiyor.
Oysa gerçek akrabalık bir "yatırım aracı" değildir. İnsan, kendi köklerine bedel biçemez. Sadece bir menfaat sağladığı sürece değer gören, işi bitince bir kenara atılan ya da başarıya ve servete göre "yakınlık derecesi" değişen ilişkiler; akrabalık değil, olsa olsa geçici birer "çıkar ortaklığıdır".
SAYGILARIMLA VESSELAM