Kıymetli Arkadaşlarım, Sevgili Dostlarım, Canlar,
Tarım ve gıda piyasasında “topraktan sofraya” kurulan o güven zinciri, maalesef son yıllarda ciddi halka kopmaları yaşıyor. Tarladaki üretici döktüğü alın terinin karşılığını almakta zorlanırken, şehirdeki tüketici de her geçen gün tabağına koyduğu gıdanın hem fiyatından hem de kalitesinden şüphe eder hale geldi. Aradaki mesafenin uzaması, gıdanın yolculuğunu şeffaf olmaktan çıkardı ve insanlarda haklı bir güvensizlik duygusu yarattı. Oysa inancımız, "İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır" (Necm, 39) ayetiyle emeğin kutsallığını vurgular ve Peygamber Efendimizin (s.a.v.), "Hayırlı ve tatlı rızık, insanın kendi elinin emeği ve alın teriyle kazandığıdır" hadis-i şerifiyle üreticinin alnındaki teri en yüce kazanç sayar. Peki, bu alın terini koruması, üretici ile tüketiciyi buluşturması ve fahiş fiyatlar karşısında birer denge unsuru olması gereken kamu iştirakleri bu tablonun neresinde duruyor?
Aslında kamu iştiraklerinin kurulma amacı tam da bu kopan halkayı tamir etmek, piyasaya nefes aldırmaktı. Mâide Suresi 2. ayetinde buyurulan "İyilik ve takva üzere yardımlaşın" Ayetindeki anlayışla; yerel yönetimlerin ya da devletin öncülüğünde hayata geçirilen tanzim satışlar, kooperatif marketler veya üretici pazarları, aracıları ortadan kaldırarak sağlıklı gıdayı en makul fiyatla sofralara ulaştırmayı hedefliyordu. İlk zamanlar bu adım, hem bütçesi sarsılan vatandaş için samimi bir umut kapısı oldu hem de çiftçiye malını değerinde satabileceği güvenli bir liman sundu. İnsanlar, kamunun güvencesini tabağında hissetmenin verdiği huzurla bu girişimlere dört elle sarıldı.
Kıymetli Dostlarım ,Canlar
Zamanla bu kamusal hamlelerin bir kısmı, ne yazık ki amacına tamamen hizmet edemez hale geldi. Piyasa dinamiklerini kalıcı olarak düzenlemek yerine, çoğu zaman anlık ve geçici çözümlerle sınırlı kaldılar. A'râf Suresi 85. ayetteki "Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın, insanların haklarını eksiltmeyin ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın" emrine ve Peygamberimizin "Hiç kimse fiyatları artırmak amacıyla piyasaya müdahale edip malı stoklamasın" uyarısına rağmen piyasadaki spekülatif baskılar kırılamadı. Üretim maliyetlerinin hızla yükseldiği bir ortamda, kamu iştirakleri bile fiyatları tabana çekmekte zorlandı, hatta bazı yerlerde sadece belirli ürünlerle sınırlı kalan sembolik satış noktalarına dönüştüler. Hal böyle olunca, tedarik zincirindeki o köklü kırılma tam manasıyla giderilemedi ve vatandaşın zihnindeki "Gerçekten korunuyor muyuz?" sorusu zihinlerde hep var oldu.
Öte yandan, iyi niyetle yola çıkılan bazı organizasyonlarda yaşanan operasyonel aksaklıklar ve liyakat sorunları da güveni zedeleyen bir diğer faktör oldu. Yüce Allah’ın "Şüphesiz Allah, emanetleri ehline vermenizi emreder" (Nisâ, 58) ilkesi ve "Hepiniz birer yöneticisiniz ve hepiniz yönettiklerinizden sorumlusunuz" hadis-i şerifi göz ardı edildiğinde sistemin çarkları aksamaya başladı. Lojistiğin doğru yönetilememesi, ürün tazeliğinin korunamaması ya da stok yetersizlikleri, tüketicinin bu marketlere ve satış noktalarına olan inancını kaybolmasına neden oldu. Piyasayı dengelemesi beklenen yapılar, zaman zaman kendileri de bu karmaşık çarkın içinde kaybolup gitti. Rekabetçi piyasa koşullarıyla mücadele ederken hantallaşan bürokrasi, ne yazık ki sahada gereken esnekliği göstermekte yetersiz kaldı.
Kıymetli Arkadaşlarım, Sevgili Dostlarım, Canlar,
Yine de pes etmemek ve resmin tamamına bakmak zorundayız. Başarılı uygulamalara imza atan, yerel üreticiyi doğrudan destekleyip toprağı berekete dönüştüren, aynı zamanda vatandaşa ucuz ve kaliteli gıda sunmayı başaran kamu iştirakleri de var. Bu örnekler bize gösteriyor ki sorun modelin kendisinde değil, modelin nasıl uygulandığında yatıyor. Şeffaf, denetlenebilir ve profesyonelce yönetilen bir kamu müdahalesi, doğru stratejiyle birleştiğinde hâlâ piyasanın en güçlü köprüsü olma potansiyelini taşıyor.
Topraktan sofraya uzanan o kırık halkayı yeniden tamir etmek imkânsız değil; ancak bunun yolu sadece market açmaktan geçmiyor. Rabbimizin Tâ-Hâ Suresi 53-54. ayetlerinde "Yeryüzünü sizin için bir beşik yaptı... Onunla çeşit çeşit bitkiler çıkardık, yeyin ve hayvanlarınızı otlatın" buyurarak bize emanet ettiği toprağı ve Peygamberimizin "Bir Müslüman bir ekin eker de ondan bir insan veya hayvan yerse, bu onun için mutlaka bir sadaka olur" müjdesini merkeze alan bütüncül bir anlayış şart. Kamu iştiraklerinin, çiftçinin mazotundan gübresine kadar üretim maliyetlerini düşürecek yaklaşımlara öncülük etmesi gerekiyor. Aynı zamanda modern depolama, soğuk zincir lojistiği ve doğrudan tedarik kanallarının kurulması, aradaki gereksiz aracıların yükünü vatandaşın sırtından alacaktır. Ancak üretim merkezde tutulduğunda ve planlama doğru yapıldığında bu yapılar gerçek birer koruyucu kalkan olabilir.
Güven kaybı bir günde yaşanmadığı gibi, o güvenin tekrar kazanılması da zaman ve kararlılık gerektiriyor. Kamu iştirakleri, tanzim satış mantığının ötesine geçip üretimi doğrudan destekleyen, sürdürülebilir ve samimi politikalar ürettiği sürece toplumun gözündeki değerini yeniden kazanacaktır. Tarladaki çiftçi toprağına küsmediğinde, şehirdeki aile de sofrasına oturduğunda cebini ve sağlığını düşünmek zorunda kalmadığında o kırılan halka nihayet birbirine kenetlenmiş olacak.
Son olarak gönlümden geçeni yazmadan geçemeyeceğim.
Bazen zihninizde cümleler geçit töreni yapar. İçinizde birikenlerin ağırlığı, kaleme asılır; “Yaz” der, “Anlat, dök ortaya her şeyi.” Ama tam parmaklarınız klavyeye dokunacakken bir an durursunuz. Bir duraksama, ardından derin bir sessizlik. Çünkü bilirsiniz, Kelimeler değerlidir, ama sadece değerini bilecek bir muhatap bulduğunda. Gittikçe sahteleşen, maskelerin ve rol icaplarının havada uçuştuğu bir sahnede gerçekleri yazmak neyi değiştirir ki? Hakikatin sesini duymak istemeyen, sırf kendi yalanlarına kılıf uydurmak için kulaklarını tıkayan insanlara kelimeler harcamak, fırtınada fısıldamaya benzer. Söylediğiniz her doğru, onların sığlığında kırılır. Yazdığınız her gerçek, onların yapay dünyasında yankı bile bulmaz. İşte tam da bu yüzden, bazılarına yazacak çok sözüm varken kelimelere kıyamıyorum.
Kıyamıyorum; çünkü o kelimeler emekle, yaşanmışlıkla, dürüstlükle demlendi. Sahte vitrinlerin, samimiyetsiz tebessümlerin ve menfaat ilişkilerinin içine o temiz kelimeleri atmak, onlara yapılacak en büyük haksızlık gibi geliyor. Gerçeklerin değerini yitirdiği bir yerde, en güçlü cevap bazen tam da bu: Bile bile susmak.
Bırakın, herkes kendi kurduğu sahte sahnede oynamaya devam etsin. Hakikati yazmak için gerçeğe aç ruhlar gerekir. Masallara inanmak isteyen bir kalabalığa acı da olsa gerçeği sunmak, sadece kaleminizi yorar. Bazen yazmamak, söyleyecek bir şeyi olmamak değil; söylenecek her şeyi o kelimelerin temizliğine yakıştıramamaktır. Ve inanın, bazen en yüksek sesli köşe yazısı, yazılmaktan vazgeçilen o gerçeklerdir.
SAYGILARIMLA VESSELAM