Sevgili Arkadaşlarım, Kıymetli Dostlarım, Canlar,
Son dönemde etrafınıza bakıp, "Ben ne ara bu kadar kusursuz insanın arasında kaldım?" diye düşündüğünüz oldu mu? Muhtemelen olmuştur. Çünkü sokaklar, sosyal medya mecraları, ofis koridorları adım atacak yer bırakmayacak şekilde "Hint kumaşları" ve "paha biçilemez kaftanlarla" dolu. Herkes en iyisini biliyor, herkes en doğrusunu yapıyor, herkes kendi hikâyesinin kusursuz kahramanı.
Peki ya gerçekler? İşte orada devreye, sert bir deniz dalgası gibi o meşhur söz giriyor: Gemilerde fare olan, aynada kaptan.
Yaşadığı hayatla hesaba oturmak her yiğidin harcı değildir. Genelde biz hayatın rüzgârında savrulurken; bir an durup karşısına dikilmek ve "Sözüm sana ey hayat!" diyebilmek, ancak yılların sinesinden süzülmüş bir olgunluğa erişmiş kişilerin harcıdır. Yolun yarısını çoktan arşınladım. Şöyle bir dönüp arkama baktığımda; bugüne kadar biraz yalpalayarak, kimi zaman düşe kalka, çoğu zaman da insanoğlundan yediğim kazıklarla, yani yanılarak yaşadığımı görüyorum. Hatalar, ıskalanmış doğrular, yanlış limanlara sığınmış umutlar... Hepsi o heybenin içinde. Ama zaten insanı insan yapan da o yalpalamalar değil midir? Kusursuz bir düz çizgi, sadece kalbi durmuş birinin ekranındaki o soğuk işarettir. Yaşamak ise ritimdir; inişli çıkışlı, bazen tökezleyen ama her daim devam eden bir ritim.
Kıymetli Dostlarım, Canlar,
Bizler; nezaketi zayıflık, sessizliği ise aptallık sanan bir cehalet toplumunun ortasındayız. Yıllarca ilişkiler yürüsün, kalpler kırılmasın, işler aksamasın diye büyük bir sabırla "alttan aldım". Haklı olduğumda bile sesimi kıstım; karşı tarafın egosunu zedelememek için köprüleri yıkmadım. Bugün geriye dönüp baktığımda kendime itiraf etmem gereken acı bir gerçek var: Boşuna almışım bunca yıl alttan...
Çünkü alttan aldığım her an, karşımdaki kibir abidelerinin kendi yanılsamalarına bir tuğla daha koymalarına neden olmuşum. Yıllar sonra öğrendim ki benim olgunluğum, onların gözünde "erişilmezliğimin" değil, adeta ezikliğimin bir kanıtı hâline gelmiş. Ben sustukça onlar büyüdüklerini zannetti; ben alçakgönüllü davrandıkça onlar kendilerini dev aynalarında devasa görmeye başladılar. Çünkü onların kulağı sadece kendi sesine ayarlı. O zatlara ne kadar derin ve anlamlı konuşursanız konuşun, söyledikleriniz birer gürültüden ibaret kalır. Kendi hatalarını görmekten yoksundurlar. Asıl trajedi ise bu insanların trajikomik durumudur; kendi onurlarını üç kuruşluk menfaatlere feda ederler.
Kendi küçük hesaplarını büyük stratejiler, bencilliklerini ise "kendini koruma refleksi" olarak ambalajlarlar. Onlara göre herkes hatalıdır, herkes eksiktir, bir tek kendileri o asil "Hint Kumaşıdır.’’ Bu durumla baş etmenin tek bir yolu var: Sessizce geri çekilmek ve o sahte kaptanları kendi hayalî fırtınalarıyla baş başa bırakmak. Unutmayın; hiç kimse vazgeçilmez değildir ve hiç kimse bir başkasının nezaketini kendi kibri için yakıt olarak kullanamaz. Bırakın kendilerini yüksekte görmeye devam etsinler; yukarısı her zaman daha rüzgârlıdır ve oradan düşüş her zaman çok daha sert olur.
Sevgili Arkadaşlarım, Kıymetli Dostlarım,
Ben bu yaşıma kadar ne yaşadıysam yaşadım. İyisiyle, kötüsüyle, doğrusuyla, yanlışıyla hepsi kabulüm. Hepsine eyvallah. Ama artık geçmişin yüklerini omuzlarımda taşımayacağım. Hepsi gelmiş geçmiş olsun. Önümde uzanan o bilinmez yola bakarken içimde en ufak bir korku ya da tereddüt yok. Çünkü kalbime ve irademe bir söz verdim: Ben bu hikâyeyi mutlu sonla bitireceğim. Bu, hayata karşı amansız bir meydan okuma değil; aksine, onunla barışma, onu kendi şartlarımla kucaklama kararlılığıdır. Ne getireceğini bilmediğim yarınlara inat, son nefesime kadar içimdeki o huzurlu, hoşgörülü ve mutlu insanı yaşatacağım. Bu da sana son sözüm olsun ey kardeş görünüp düşmanlık eden zat!
Evet, içinde bulunduğumuz bu toplumda, her şeyin anlık tüketildiği bir zamanda insanın kendi özüne sadık kalabilmesi en büyük, en asil direniştir. Bugün, birçoğumuzun hayat mücadelesinde zaman zaman içinden geçirdiği ancak sesli dile getirmekte tereddüt ettiği bir hakikati buraya not düşmek istiyorum: Yorulmak, kırılmak insana dairdir; ama duruşunu bozmamak bir karakter meselesidir.
Son olarak diyeceğim şu ki: İnsanı en çok yoran şey fiziksel yorgunluk değil, kalbin aldığı yaralardır. Bazen güvendiklerimizden, bazen de değer verdiklerimizden gelen darbeler beni çok kırdı. Lakin hayat devam ediyor; onun için birileri bana yanlış yaptı diye doğru bildiğim ilkelerden vazgeçmek, kendime ihanettir. Çizgimden, özümden ve şahsiyetimden taviz vermeden, kırıldığım yerden daha güçlü bir şekilde kenetlendim hayata. Bundan sonra kalemim de kelamım da artık sadece bu mutlu sonun sayfalarını yazacak.
Saygılarımla, Vesselam!