Sevgili Arkadaşlarım, Kıymetli Dostlarım, Canlar,
Tarihin bazı dönemeçleri vardır ki, üzerinden koskoca yıllar geçse de yarası ne kabuk bağlar ne de hafızalardan silinir. Türkiye’nin siyasi, sosyal ve kültürel hayatında derin bir iz bırakan 12 Eylül 1980 askerî darbesinin üzerinden tam 46 yıl geçti. Aradan geçen yarım asra yakın zaman, o karanlık günlerin açtığı yaraları kapatmaya yetmedi; aksine, bu ülkenin en dinamik, en üretken ve en aydınlık beyinlerinin nasıl harcandığını her geçen yıl daha acı bir tecrübeyle hatırlıyoruz.
12 Eylül sabahı bu ülken üzerine karabasan gibi çöktüğünde, sadece parlamenter sistem ya da anayasa askıya alınmadı. Bu ülkenin gençliği, idealleri, kitapları, türküleri, yarınlara dair umutları ve en önemlisi yaşama hakları hedef tahtasına konuldu.
Vatan hizmet aşkıyla yanan ülkücüler, bu topraklar için dertlenen, daha adil, daha özgür ve müreffeh bir Türkiye hayali kuran fidanlar ya cezaevlerinin soğuk betonlarına mahkûm edildi ya idam sehpalarına gönderildi ya da gurbet yollarında ömür tüketmeye zorlandı. Mahkemelerde kurulan adaletsiz kantar, gencecik insanların hayatını bir kalemde harcadı. İşkence tezgâhlarında bedenen ve ruhen sakat bırakılan binlerce insan, bu ülkenin en büyük kaybı oldu.
Kıymetli dostlarım, canlar,
"Heba Olan Gençliğimiz"
"Heba olan gençliğimiz" ifadesi, sadece kişisel trajedilerin değil, bütün bir ülkenin geleceğinin karartılmasının adıdır. O dönemde susturulan, korkutulan, sinmeye zorlanan genç beyinler; bu ülkenin bilimine, sanatına, siyasetine ve kardeşlik kültürüne yön verecekti. Darbenin yarattığı apolitik, korku odaklı ve bireyci iklim, maalesef Türkiye’nin toplumsal dokusunu onarılması güç şekillerde zedeledi. Bugün dönüp arkaya baktığımızda, o gün harcanan gençliğin sadece kendi hayallerini değil, Türkiye’nin demokrasi birikimini de beraberinde götürdüğünü çok daha net görüyoruz.
Darbe sabahı açıklanan o soğuk bildirilerle birlikte Türkiye, adeta açık bir cezaevine dönüştürüldü. Sağ-sol çatışmalarının bahane edildiği bu süreçte, ülkenin dört bir yanından binlerce genç gözaltına alındı. Mamak, Metris, Diyarbakır ve Ulucanlar gibi adını duymanın bile ürperti yarattığı askerî cezaevleri, hukukun ve insan onurunun tamamen askıya alındığı zulüm merkezleri hâline geldi.
12 Eylül zindanları, sadece özgürlüğün kısıtlandığı mekânlar değil, insan iradesinin ve benliğinin sistemli olarak yok edilmeye çalışıldığı laboratuvarlardı. Falaka, elektrik, su hapsi, asit, ağır tecrit koşulları ve insanlık dışı psikolojik baskılar, o dönemin gençlerine dayatılan olağan yöntemlerdi. O günlerde içeri atılanların büyük bir kısmı henüz 18 yaşlarının başındaydı. Kimi üniversite amfilerinde kitap karıştırıyor, kimi mahallesinde bir umut yeşertmeye çalışıyordu. Kimi de yatılı okulun kütüphanesinde geleceği şekillendirmek için araştırma yapıyordu. Ancak darbenin buz gibi rüzgârı, bu pırıl pırıl zihinleri tarihin en ağır travmalarıyla baş başa bıraktı. Dutlukır ve Mamak cezaevlerinde yaşanan insanlık dışı uygulamalar, asırlardır unutulmayacak bir utanç belgesi olarak hafızalara kazındı. İşkence, bir sorgu yöntemi değil, bizzat "insanı ve toplumu terbiye etme" aracı olarak kullanıldı.
12 Eylül’ün en büyük tahribatı, kuşkusuz kaybolan canlar ve yarım kalan hayatlar oldu. Onlarca genç darağacına gönderildi, yüzlercesi cezaevlerindeki ağır koşullar ve işkenceler nedeniyle hayatını kaybetti. Hayatta kalanlar ise ömürleri boyunca bedenlerinde ve ruhlarında o günlerin izlerini taşıdı.
Bu zulüm sadece kişilere değil, tüm topluma yapıldı. Bir ülkenin geleceği, sorgulayan, düşünen, hakkı ve adaleti savunan ülkücüler zindanlarda çürütülerek yok edildi. Kitaplar yakıldı, şarkılar yasaklandı, fikirler suç sayıldı. Ortada yaratılmak istenen şey, itaatkâr ve sessiz bir toplumdu.
Unutmadık, Unutturmayacağız
Tarih, yaşanan acıları halının altına süpürerek değil, onlarla yüzleşerek aydınlığa çıkabilir. 12 Eylül zihniyetini, insan haklarını hiçe sayan rejimleri ve gençliğin enerjisini yok eden o karanlık elleri bugün bir kez daha lanetliyorum. Aradan 46 yıl geçti. Ne o günleri yaşayanların acısı dindi ne de bu ülkenin adalet arayışı bitti. Cuntaların, baskıların ve haksızlıkların unutturulmaya çalışıldığı bu düzen karşısında, heba olan o güzel insanların hatırasına sahip çıkmak boynumuzun borcudur.
Bugün 12 Eylül’ü hatırlamak, sadece geçmişin acılarını yeniden deşmek değildir. Bu, aynı zamanda geleceğe karşı duyulan bir sorumluluktur. Demokrasinin, hukukun üstünlüğünün ve insan haklarının ne kadar hayati olduğunu anlamak için o karanlık günleri unutmamak zorundayız.
Zindanlarda solan o gençlerin anısı önünde saygıyla eğilirken; idam sehpalarında iman ile şahadete yürüyen Mustafa Pehlivanoğlu, Cengiz Baktemur, Ali Bülent Orkan, Ahmet Kerse, Halil Esendağ, Selçuk Duracık ve adını sayamadığımız tüm ülkücü şehitlerimizin mekânı cennet olsun.
Yüce Allah’tan, bir daha bu ülkenin evlatlarının benzer karanlık zihniyetlerin kurbanı olmamasını diliyorum. Çünkü unutulan acılar ne yazık ki tekrarlanmaya mahkûmdur. Nitekim 15 Temmuz'da yaşanan kalkışmada da yüzlerce kardeşimiz vatanı ve bayrağı için şahadete yürüdü.
Çünkü unutulan acı tekrarlanır. Biz ne o karanlığı unuttuk ne de heba olan gençliğimizi... Demokrasi ve kardeşlik tohumlarını bu topraklara yeniden ekmek için o hafızayı diri tutmaya devam edeceğiz.
Saygılarımla, vesselam.