Sevgili Arkadaşlarım, Kıymetli Dostlarım, Canlar;
Toplumların ayakta kalmasını sağlayan temel unsurların başında edep ve ahlak gelir. Maddi gelişmişlik, teknolojik ilerleme ya da ekonomik güç; ahlaki değerlerle desteklenmediği sürece kalıcı bir huzur ve düzen sağlayamaz. Günümüzde pek çok toplumda edep ve ahlak anlayışında ciddi bir aşınma gözlemlenmektedir. Bu çöküntü, bireyden başlayarak aileye, topluma ve nihayetinde devlet yapısına kadar uzanan zincirleme bir etki oluşturmaktadır.
Ahlak, insanın doğru ile yanlışı ayırt etmesini sağlayan içsel bir pusuladır. Edep ise bu ahlaki bilincin davranışlara yansıyan, ölçülü ve saygılı hâlidir. Ancak modern çağda hız, haz ve çıkar odaklı yaşam anlayışı, bu iki temel değeri geri plana itmiştir. Özellikle medya ve sosyal platformlar, sınır tanımayan bir ifade özgürlüğü algısı oluşturarak edepsizliği normalleştirmekte, hatta çoğu zaman teşvik etmektedir. Mahremiyetin değersizleşmesi, saygının yerini alay ve hakarete bırakması bu sürecin en açık göstergeleridir.
Sevgili Peygamberimiz (S.A.S), "Ben, ahlakın güzelliklerini tamamlamak için gönderildim," buyurmaktadır. Bugün içinde bulunduğumuz toplumda her gün kendimize şu soruyu soruyoruz: "Bu toplum nasıl bu hâle geldi?" Kimimiz buna "ekonomi", kimimiz "eğitim", kimimiz ise "sosyal medya, siyaset veya teknoloji" diye cevap verecektir. Herkes kendi penceresinden bir sebep gösterecek olsa da en çok üzerinde mutabık kaldığımız konu, ahlaki çöküntü ve yüzsüzlüktür. Çünkü bir toplum hatalarla çökmez; bir toplum, hatayı savunmaya başladığında çöker. Bugün en yaygın sorun yanlış yapmak değil; yanlışı inkâr etmek, onu süsleyerek savunmak ve "amalarla" boğarak meşrulaştırmaktır. Herkes yanlış yapıyor ama yapmadığını söylüyor. Herkes birbirini kırıp döküyor ama "Sen yanlış anladın," diyor. Herkes egoistleşmiş, kendi çıkarı için yapmayacağı şey yok ama sorsan "Ben fedakârım," diyor. Herkes manipüle ediyor ama "Ben dürüstüm," diyor.
Sevgili Dostlarım,
Bu durum iş ilişkilerimizde de böyle. Kendi evlatlarımız için siyasilerden olmayacak işler istiyor, adam kayırmalarını talep ediyoruz; ama dışarıda "liyakat" diyoruz. Sorumluluk almıyor, "şartlar zor" diyerek bahanelere sığınıyoruz. Samimiyetimizi kaybettik. Arkadaşlıklarımızda bile samimi değiliz. İhtiyaç duyduğumuzda yanımızda olmayanlar, "çok yoğundum" diyebiliyor. Oysa işi düştüğünde her zaman arayıp soranlar, işi bittikten sonra "görünmez adam" oluyorlar. Yüzsüzlük, çoğu insanda bir kusur değil, karakter hâline gelmiş; adeta toplumsal bir refleks olmuştur. En tehlikelisi ne biliyor musunuz? Artık utanmazlık, utanılacak bir şey değil; bir marifet gibi sergileniyor. Eskiden insan yanlış yapınca başını eğerdi; şimdi ise yanlış yapan sesini yükseltiyor. Çünkü bağıranın haklı sanıldığı, öz güvenle yüzsüzlüğün birbirine karıştırıldığı bir devirdeyiz. En büyük edep ve ahlak çürümesi de burada başlıyor. Peygamberimiz güzel ahlakı tarif ederken şöyle buyurmuştur: "İyilik güzel ahlaktır; fenalık ise kalbinin yatışmadığı ve insanların duymasından hoşlanmadığın şeydir." Bir toplum adabı, ahlakı ve utanma duygusuyla ayakta kalır. Utanma duygusu zayıfladığında sınırlar silinir, güven çöker ve kimse kimseye inanmaz hale gelir. Sonunda ise herkes o acı cümleyi kurar: "İnsanlık öldü."
Sevgili Arkadaşlarım, Kıymetli Dostlarım,
Bu gidişatın önüne geçebilmek için ahlak ve edep eğitimine yeniden önem verilmesi şarttır. Aile, okul, medya ve kültürel kurumlar bu konuda ortak bir sorumluluk üstlenmelidir. Rol model olacak şahsiyetlerin öne çıkarılması, değer temelli eğitimin güçlendirilmesi ve bireyin sadece haklarını değil, sorumluluklarını da öğrenmesi büyük önem taşımaktadır. Edep ve ahlak çöküntüsü bir kader değildir. Bilinçli çaba, doğru eğitim ve toplumsal farkındalıkla bu değerler yeniden inşa edilebilir. Unutulmamalıdır ki ahlakını kaybeden bir toplum, kimliğini de zamanla yitirir. Edep ve ahlak, yalnızca geçmişin mirası değil, geleceğin de teminatıdır.
SAYGILARIMLA VESSELAM