Sevgili Arkadaşlarım, Kıymetli Dostlarım, Canlar,
İnsan ruhunun en tehlikeli, en kemirici hastalıklarından biri hasettir. Cenab-ı Allah’ın başkasına bahşettiği elindeki nimete, başarıya ya da huzura göz dikmekle kalmaz; o nimetin, kıskanılan kişinin elinden çekilip alınmasını, onun yok olmasını bekler. Ne var ki tarih ve toplumsal hafıza bize tek bir değişmez gerçeği hatırlatır: Başkasının kuyusunu kazan, en sonunda o kuyuya ilk düşen kişi olur. Haset edenin akıbeti, her zaman ve kaçınılmaz olarak perişanlıktır. Çünkü hasetçi, başkasının sahip olduklarına odaklanmaktan kendi elindeki güzelliklerin farkına varamaz. Başarıyı tebrik etmek, emeğe saygı duymak ve "Darısı başıma" diyebilmek olgunluk gerektirirken haset, zayıf karakterlerin sığınağı haline gelir. Yükselen bir değer, kazanılan bir başarı ya da mutlu bir yuva, haset edenin içindeki ateşi daha da alevlendirir. Ancak bilinmelidir ki o ateş düştüğü yeri değil, sadece ve sadece sahibini yakar.
Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Hasetten sakının! Çünkü ateşin odunu yediği gibi haset de iyi amelleri yer bitirir.”
Kıymetli Dostlarım, Canlar,
Gıpta etmek, imrenmek insanidir. Bir başkasının başarısından feyz alıp daha iyisini yapmak için kamçılanmaktır. Haset ise yıkıcıdır. Kendisi üretemeyen, değer ortaya koyamayan insanların üretenlere karşı duyduğu o derin öfke, aslında kendi acizliklerinin bir itirafıdır. Ancak asıl hüsran, vicdanın ve kalbin kararmasıyla başlar. Haset eden insan huzuru unutur; gözü hep başkasının payındadır. Onun ne yediğini, ne giydiğini, hangi başarıya imza attığını takip eder durur. Bu sürekli takip ve kıyas hali, haset eden insanı ruhen tüketir. Bu denli insani değerlerden uzaklaşmış bir ruhun nihayetinde varacağı yer, derin bir mutsuzluk ve hüsrandır. Kıskançlık ve hasetle örülen hiçbir duvar, kalıcı bir başarıya set çekemez. Emekle, alın teriyle ve dürüstlükle inşa edilen başarılar, hasetçilerin üflemekle söndüremeyeceği birer meşaledir. Günün sonunda, o meşalenin ışığından rahatsız olanlar kendi karanlıklarında kaybolmaya mahkûmdurlar.
Hz. Mevlâna’nın söylediği gibi: “Ey insan! Hasedinden dolayı başkalarına isnat ettiğin huylar, aslında senin kendi kötü huyunun aksetmesidir. O sensin; kendi aynanda gördüklerini karşısındakine izafe ediyor, sen kendini anlatıyor ve yaralıyorsun. Lanet ipliğini kendine, kendin dokuyorsun.” Kendi iç dünyamızda huzuru bulmanın, toplumsal barışı sağlamanın yolu; başkasının elindekine hasetle bakarak değil, kendi potansiyelimizi keşfetmekten ve emeğe değer vermekten geçer. Unutmayalım ki başkasının ışığını söndürmeye çalışmak sizi asla aydınlığa çıkarmaz. Tarih, hasetle beslenenlerin nasıl silinip gittiğinin; iyiliğin ve emeğin ise nasıl baki kaldığının örnekleriyle doludur. Ne mutlu, kalbini hasedin kirinden koruyabilenlere...
Sevgili Arkadaşlarım, Kıymetli Dostlarım, Canlar,
Hayat bazen insana sessiz kalmayı öğretir. Ama bilinsin ki her sessizlik bir kabulleniş, her sükût bir boyun eğiş değildir. Bazı sessizlikler, fırtınadan önceki o derin, uğultulu bekleyiştir. Çevremizde öyle insanlar görüyoruz ki yaptıkları haksızlıkların, çevirdikleri oyunların yanlarına kâr kalacağını sanıyorlar. Karşısındaki insan sustukça bunu bir acizlik, bir zayıflık zannediyorlar. Oysa yanılıyorlar. Hak yiyenlerin, arkadan iş çevirenlerin, attığı çelmelere güvenenlerin unuttuğu çok temel bir şey var: Yapılan Tüm ihaneti Kaydeden hafızalar...
Hiç kimse ne yapılan bir haksızlığı yutar ne de zamanın akışına bırakıp unutur. Sadece vaktini bekler. Doğru zamanı, doğru zemini ve adaletin yerini bulacağı o mutlak anı... Anadolu’nun o köklü ve sarsılmaz bilgeliği tam da bu durumu ne güzel özetler: "Kırk gün gezersin kırda, bir gün rastlarsın kurda." Bu söz; ovada dilediğince koşturup yaptığı yanına kalacakmış gibi pervasızca yaşayanların kulağına küpe olsun. Eğer kalpte darlık ve üzüntü, vücutta bitkinlik ve halsizlik, rızıkta eksiklik ve bereketsizlik olursa, bunun boş ve yersiz konuşmalardan meydana geldiği bilinmelidir.
Sen bunu bile bile istediğin kadar saklan, istediğin kadar geniş arazilerde izini kaybettirmeye çalış; haksızlığın, adaletsizliğin ve vefasızlığın açtığı hesaplar asla kapanmaz. Alacaklı olanın sessizliği, borcunu sildiği anlamına gelmez. Sessiz durduğumuza, sesimizi yükseltmediğimize bakıp da zafer çığlıkları atanlar, o büyük hesaplaşma gününü asla unutmasınlar. Kurt izi takip eder, kurt sabreder, kurt doğru anı bekler. Ve o gün geldiğinde, kırda at koşturanların hesap vakti de gelmiş demektir.
Kimsenin yaptığı yanına kâr kalmadı, kalmayacak. Sabrın ve sükûtun heybeti, vakti geldiğinde en yüksek sesten daha gür bir şekilde yankılanacaktır. Şimdilik vakit, sadece sabırla o günü bekleme vaktidir.
Saygılarımla, Vesselam!