Türkiye’deki iş dünyasının belki de en tanıdık, en çok konuşulan ama bir türlü çözüme kavuşturulamayan paradokslarından biridir patron şirketleri. Dışarıdan bakıldığında devasa binalar, ışıl ışıl tabelalar ve gıpta ile bakılan başarı hikayeleri görürsünüz. Ancak o kapının ardına adım attığınızda, hikayenin rengi bir anda değişir. İşte tam bu noktada, patronun her şeye yetme ve her karara imza atma tutkusu baş gösterir. Şirkette bir çay bardağının renginden milyon dolarlık yatırımlara kadar her detayın patronun onayından geçme zorunluluğu, profesyonelleşmenin önündeki en büyük duvardır.
Patronun her işe dahil olma arzusu, zamanla öyle bir noktaya varır ki doğrudan ya da dolaylı bir mobbinge dönüşür. "Ben yapmazsam olmaz", "Siz ne anlarsınız" zihniyetiyle hareket eden yönetim anlayışı, çalışanların üzerindeki baskıyı günden güne artırır. Fikirlerin sürekli bastırıldığı, yapılan her işin bir kusurla geri döndüğü ve sürekli bir yetersizlik hissinin aşılandığı bu iklim, personelin ruhsal sağlığını da derinden etkiler. Çalışanlar artık değer üretmek için değil, patronun o günkü ruh haline göre sadece günü kurtarmak ve azarlanmaktan kaçınmak için mesai harcamaya başlar.
Bu durumdan hiç şüphesiz en büyük yarayı, şirkete vizyon katması için büyük umutlarla transfer edilen profesyonel yöneticiler ve uzmanlar alır. Yılların tecrübesiyle, eğitimiyle ve sektörel birikimiyle o koltuğa oturan yetkin isimler, kısa sürede birer "onay makamının piyonu" haline getirildiklerini fark ederler. Kendi uzmanlık alanlarında dahi özgürce karar alamamak, sürekli mikro yönetimle taciz edilmek ve her işte patronun gölgesiyle yaşamak profesyonelleri yol ayrımına getirir. Başlangıçta durumu düzeltmek için gösterilen o yapıcı direnç, yerini zamanla derin bir kabullenişe ya da kaçınılmaz bir istifaya bırakır.
Görünürde bu kadar kriz, bu kadar psikolojik baskı ve profesyonellikten uzak bir yönetim tarzı varken, insanın aklına tek bir soru takılır: "Peki, bu şirketler nasıl oluyor da batmıyor?" Hatta batmayı bırakın, dönem sonu bilançolarına bakıldığında rekor cirolar, dudak uçuklatan kârlar açıklanır. Bu tezatlık, dışarıdan izleyen herkesi hayrete düşürür. Yönetim bilimi ilkelerine göre çoktan havlu atması gereken yapılar, piyasada adeta fırtınalar estirmeye ve sektörün devleri arasında yer almaya devam eder.
Bu finansal başarının arkasında yatan sır aslında çok da gizli değildir. Genellikle o şirketlerin kurucu patronları, sektörün ilk dönemlerinden beri piyasanın kurdu olmuş, muazzam bir sezgiye ve ticari zekaya sahip insanlardır. Risk alma iştahları yüksek, kriz anlarında manevra kabiliyetleri müthiştir. Yıllar içinde kurdukları kemikleşmiş müşteri ilişkileri, piyasadaki ağırlıkları ve elbette operasyonel hırsları, içerideki yönetim zafiyetlerini finansal rakamlarla örtmeyi başarır. Yani ciro, yönetim başarısının değil; patronun ticari dehasının ve piyasa şartlarının bir sonucudur.
Ancak gözden kaçırılan çok önemli bir detay vardır: Bu finansal zaferler, ne yazık ki insan kaynağının omuzlarına binen ağır bir yükün eseridir. Şirket para kazanır, kasalar dolar ama çalışan sirkülasyonu durmak bilmez. Kurumsal hafıza bir türlü oluşamaz, aidiyet duygusu sıfırlanır. Yüksek cirolar bir nevi "sessiz bir sömürünün" ve tüketen bir çalışma temposunun üzerini örten parlak bir örtü işlevi görür. Şirket büyürken, içerideki insan faktörü her geçen gün biraz daha eksilir ve hevesini kaybeder.
Yüksek cirolar bir şirketin sağlıklı işlediğinin tek başına kanıtı olamaz. Bugünün piyasa koşullarında patronun bireysel başarısıyla dönen o çarklar, yarın vizyoner ve mutlu çalışanların yokluğunda durmaya mahkumdur. Sadece bilançodaki rakamlara odaklanıp insani dokuyu ve profesyonelliği hiçe sayan yapılar, aslında gelecekteki potansiyellerinden yemektedir. Gerçek ve sürdürülebilir başarı; yüksek ciroları, patronun tecrübesini profesyonellerin özgürlüğüyle ve çalışanların huzuruyla harmanlayabildiği gün gelecektir.
Hasan Yayla
Rekor Bilanço, Tüketen İklim
Dr. Cemil Paslı
Kullukta Kolaya Kaçmak
İmdat Yayla
Memleketim Yunak’a Hizmet Edenler Başımızın Tacıdır
Erol Sunat
Bu Hikâye Uzun Bu Hikâye Derin
Ahmet Turan (Gazeteci-Yazar)
Kime Benzedik Acaba
Gülay Çetkin (Eğitim Gücü Sen. Denizli Temsilcisi)
Bakan Tekin’e Denizli’de Ne Dediler?
İlayda Mangal (Psikolojik Danışman)
Bir Sonuç Kâğıdı mı, Bir İnsan Hikâyesi mi?
Prof. Dr. Mevlüt Mülayim
Hububat Fiyatları ve Dane Kayıpları
Özkan Buyrucu
Babacan Otorite ve Kurumsallaşma Sınavı