Gönül coğrafyamızın sınırları haritalarla çizilemeyecek kadar derin ve köklüdür. Ne zaman "Azerbaycan" kelimesini duysak içimizde bir tel titrer, ne zaman Türkiye’nin başı sıkışsa Hazar’ın kıyısından bir feryat yükselir. Merhum Haydar Aliyev’in o zihinlere kazınan "İki devlet, tek millet" sözü, alelade söylenmiş bir siyasi mottomuz değil; etle tırnak olmuş, acıyı da sevinci de aynı sineye sığdırmış iki kardeşin asırlık kader ortaklığıdır. Biz aynı kökten beslenen, aynı rüzgârla savrulan ama düştüğü her toprakta birbirini gözünden tanıyan koca bir çınarız.
Bu sarsılmaz bağın köklerine inmek için tarihin tozlu sayfalarını araladığımızda, karşımıza sadece cephelerde omuz omuza verilmiş mücadeleler çıkmaz; ruh dünyamızı şekillendiren muazzam bir inanç ve vizyon birliği de çıkar. İşte tam da bu noktada, Türk dünyasının ve İslam tarihinin en görkemli dönüm noktası olan İstanbul’un Fethi, hafızalarımızda apayrı bir pencere açar. 1453 yılında Sultan Fatih’in surları yıkan o sarsılmaz iradesi, sadece Bizans’ın başkentini değil, bütün bir Türk-İslam dünyasının geleceğini de şekillendirmiştir. İstanbul’un fethiyle çağ açıp çağ kapatan o ruh, bugün Bakü sokaklarında atan kalple aynı kaynaktan beslenmektedir.
Peki, bu muazzam fethin Azerbaycan ile bağını kuran o görünmez köprü tam olarak nerededir? Dönemin kaynaklarına ve tarihi seyre baktığımızda, İstanbul’un kuşatması ve fethi sürecinde Doğu’dan, yani bugünkü Azerbaycan topraklarından gelen manevi desteğin, dua ordularının ve hatta ilim insanlarının izlerini görürüz. Fatih Sultan Mehmed Han’ın yanında saf tutan, ona yoldaşlık eden pek çok gönül sultanının kökleri Kafkasya’ya, Tebriz’e, Şirvan’a uzanır. O dönemde Hazar’ın öte yakasında yankılanan fetih müjdesi sevinci, yüzyıllar sonra Karabağ’ın azatlığında Şuşa’da dalgalanan Türk ve Azerbaycan bayraklarının yarattığı o muazzam gururla tamamen aynı hissin tezahürüdür.
Tarih bizi zaman zaman farklı yollara sevk etmiş, araya yapay sınırlar, ideolojik duvarlar örmüş olsa da gönül köprülerimizi yıkmaya hiçbir gücün nefesi yetmemiştir. Sovyet döneminin o en karanlık, baskıcı günlerinde bile Azerbaycan edebiyatının usta kalemleri, şairleri satır aralarına Türkiye sevdasını gizlemişlerdir. Bahtiyar Vahapzade’nin "Bir ananın iki oğlu" şiiri, aslında hepimizin içindeki o gizli hasretin, o kopmaz bağın haykırışıydı. Biz birbirimizden kopmadık; aksine uzakta kaldıkça özlemle bilendik, birbirimizin sesine daha bir canıgönülden kulak kesildik.
Bugün modern dünyada attığımız her ortak adım, Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hatlarından Hazar geçişli koridorlara, askeri ittifaklardan kültürel projelere kadar her şey, o köklü geçmişin günümüzdeki yansımalarından ibarettir. İstanbul’un fethiyle dünyaya adaleti ve hoşgörüyü haykıran o asil duruş neyse, Karabağ’ın otuz yıllık işgaline son verilirken ortaya konan o destansı kardeşlik dayanışması da odur. Türkiye ve Azerbaycan, sadece iyi günde bir araya gelen iki komşu değil; en zor virajlarda birbirine siper olan, geleceği de birlikte inşa etmeye yeminli iki candır.
Bu can birliğinin en güzel tarafı da dilimizdeki o tatlı, sıcak ve yapaylıktan uzak samimiyettir. İstanbul Türkçesi ile Bakü’nün o şiirsel şivesi bir araya geldiğinde, kelimeler adeta birbiriyle kucaklaşır. Biz "ayrılık" derken de "görüşmek" derken de aynı hüzün ve neşeyle yoğruluruz. İki ülkenin insanı bir araya geldiğinde tercümana ihtiyaç duymaz; çünkü dillerimizden önce kalplerimiz birbiriyle konuşur, gözlerimiz aynı sevdayı muştular. Bu yüzden bizim edebiyatımız da şiirimiz de tarihimiz de ortaktır.
Tarihten günümüze uzanan bu kutlu yolculukta gördük ki, biz sadece geçmişi değil, geleceği de bir olan bir milletiz. Fatih’in İstanbul’a girerken taşıdığı o asil ruh, bugün Hazar’ın dalgalarında, Anadolu’nun dağlarında yaşamaya devam ediyor. Türkiye ve Azerbaycan, yeryüzünde eşine az rastlanır bir kardeşlik hukukuyla, "İki devlet, tek millet" iradesiyle her geçen gün daha da kenetleniyor. Bu ezeli bağ, dünümüzü aydınlattığı gibi, yarınlarımızı da parlatmaya ve tüm dünyaya örnek olmaya devam edecektir.
Hasan Yayla
Yürekleri Aynı Ritimle Atan İki Can
Ahmet Turan (Gazeteci-Yazar)
Bayramlık Olsun
İmdat Yayla
Kurban Bayramı Paylaşmanın, Hatırlamanın ve Yakınlaşmanın Adıdır
Dr. Cemil Paslı
İçimizdeki Putlardan Ne Haber?
Ali Sait Öge (Gazeteci-Yazar)
Unutulan Gazeteciler Ve Kaybolan Vefa
Ömer Kacar (Eğitim Gücü Sen İlçe Temsilcisi)
Kel Başa Şimşir Tarak; İki Kelimelik Devrim
Erol Sunat
Hâlimiz Hâl Değil
Beyza Bandırma Kelek (Eğitim Koçu)
Türk Eğitiminde Kadın Girişimcinin Yükselişi
İlayda Mangal (Psikolojik Danışman)
YKS’de Son 45 Günün Şifresi
Gülay Çetkin (Eğitim Gücü Sen. Denizli Temsilcisi)
Okullarda Başka Bir Şiddet Modeli; Müdür Şiddeti