Hayatın bize sunduğu en büyük konforlardan biri, arkamızda kurulu bir düzenin, tıkır tıkır işleyen bir işin olmasıdır herhalde. Dışarıdan bakan biri için "Geleceği garanti, sırtı yere gelmez" dedirten türden bir lütuftur bu. Ancak madalyonun diğer yüzü hiç de öyle pembe değildir. "Nasılsa bana kalacak" tembelliğine kapılıp elini sıcak sudan soğuk suya sokmamak, bir insanın kendine yapabileceği en büyük kötülüklerden biridir. Çünkü hazır konulan her şey, gün gelir sahibini asalaklaştırır ve o koskoca mirası derin bir uçuruma sürükler.
Büyüklerin tırnaklarıyla kazıyarak, gecesini gündüzüne katarak kurduğu o iş, aslında sadece bir gelir kapısı değil; bir emeğin, bir hikayenin ve bir vizyonun cisimleşmiş halidir. Oraya sadece "mirasçı" sıfatıyla, hiçbir çaba göstermeden kurulmak, her şeyden önce o emeğe büyük bir saygısızlıktır. İşin mutfağına girmemiş, çıraklığını yapmadığı bir zanaatın ustası olmaya kalkışan herkes gibi, hazıra konan kişi de ilk fırtınada ne yapacağını şaşırır. Oysa gerçek sahip çıkma, masanın arkasındaki koltuğa oturmakla değil, o koltuğun ağırlığını taşıyabilecek olgunluğa erişmekle başlar.
Kendini geliştirmek, tam da bu noktada bir zorunluluk haline gelir. "Nasılsa benim" demek yerine, "Ben bu işi daha ileriye nasıl taşırım?" sorusunu sormak gerekir. Çağ değişiyor, teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor ve dünün doğruları bugünün dünyasında yetersiz kalıyor. Büyüklerimizin tecrübesi başımızın tacıdır ama o tecrübeyi modern dünyanın bilgisiyle, yeni nesil yönetim anlayışıyla harmanlamazsak, o şanlı geçmiş sadece bir anı olarak kalır. Kendini eğiten, sektörü takip eden, gerekirse en alttan başlayıp işin her aşamasını öğrenen bir genç, mirası sadece devralmaz; onu yeniden inşa eder.
İçten gelen bir motivasyonla işe sarılmak, çalışanların gözündeki o "patronun yeteneksiz çocuğu" algısını da yerle bir eder. Saygı, unvanla veya kan bağıyla satın alınabilen bir duygu değildir; tamamen hak edilen bir şeydir. Personelle birlikte ter döken, sorunlara çözüm üreten ve işine aşık bir lider gördüklerinde, çalışanların da o işe olan bağlılığı artar. Kendini yetiştirmiş bir varis, emir veren bir üst değil, ekibine ilham veren bir yol gösterici olur.
Ayrıca insan, hayatta sadece kendi çabasıyla var ettiği şeylerin tadını tam anlamıyla çıkarabilir. Hak edilmemiş bir başarı, insanın içindeki o başarma duygusunu ve özgüveni beslemez. Akşam kafayı yastığa koyduğunda, "Bugün şirket için, geleceğim için ben ne yaptım?" sorusuna verecek samimi bir cevabın yoksa, o parıltılı hayatın içi aslında bomboştur. Kendi emeğinle kazandığın bir kuruşun verdiği haz, zahmetsizce önüne serilen milyonlardan çok daha değerlidir.
Unutmamak gerekir ki, tarih hazıra konup birkaç yılda devasa imparatorlukları, köklü şirketleri batıran mirasçıların hikayeleriyle doludur. Ticaret dünyası acımasızdır; sadece "kimin oğlu veya kızı" olduğuna bakmaz, senin ne kadar donanımlı olduğuna bakar. Eğer o işin başına donanımsız, vizyonsuz ve tembel bir şekilde geçersen, sadece ailenden kalan maddi mirası değil, onların adını ve itibarını da harcamış olursun.
Arkamızda bir mirasın olması bir şans olabilir ama o mirası geleceğe taşımak tamamen bir karakter meselesidir. Gerçek başarı, babadan kalan o hazır sofraya kurulup keyif çatmak değil; o sofrayı daha da büyüterek gelecek nesillere gururla aktarabilmektir. Kendimizi her gün biraz daha geliştirerek, öğrenmeye aç bir şekilde işimize dört elle sarıldığımızda, sadece bir mirasa konmuş olmayız; kendi hikayemizi yazmış ve o işin gerçek sahibi olmayı sonuna kadar hak etmiş oluruz.
Hasan Yayla
Hazıra Konmak Değil, Hak Etmek
Dr. Cemil Paslı
Yardım Değil Destek!
İmdat Yayla
Aynadaki Kaptanlar ve Hayatın Gerçekleri
Gülay Çetkin (Eğitim Gücü Sen. Denizli Temsilcisi)
Bakan Tekin’e Denizli’de Ne Dediler?
İlayda Mangal (Psikolojik Danışman)
Bir Sonuç Kâğıdı mı, Bir İnsan Hikâyesi mi?
Ahmet Turan (Gazeteci-Yazar)
Bakan Çiftçi’nin Duası
Prof. Dr. Mevlüt Mülayim
Hububat Fiyatları ve Dane Kayıpları
Özkan Buyrucu
Babacan Otorite ve Kurumsallaşma Sınavı
Erol Sunat
Türk Yeter Ki Sağ Olsun