Kültürümüzün en köklü ve en çok tartışılan sözlerinden biridir “Bal tutan parmağını yalar.” Gündelik hayatın akışında, iş dünyasında, hatta siyasetin tam ortasında sıkça kulak kabarttığımız bu deyiş, sadece üç beş kelimeden oluşan basit bir cümle değil; insan doğasının, toplumsal adaletin ve vicdan terazimizin yüzyıllardır süren bir muhasebesidir. İlk bakışta son derece masum ve doğal bir tespiti barındırır gibi görünse de, zaman içinde evrildiği anlamlar ve toplumsal algıdaki yeri, bu atasözünü dilimizin en katmanlı yapılarından biri haline getirmiştir. Bu kadim sözün mutfağına, yani tarihine, anlamına ve kalbimizde bıraktığı o karmaşık hisse birlikte göz atalım.
Bu bilgece sözün tarihsel köklerine indiğimizde, karşımıza tam anlamıyla topraktan, emekten ve kadim Anadolu irfanından beslenen bir tablo çıkar. Eski zamanlarda, balın bugünkü gibi fabrikasyon değil, tamamen doğal ve büyük zahmetlerle üretildiği dönemlerde, arıcılık ve bal sağımı kutsal bir zanaat kabul edilirdi. Kovanlardan o yapışkan, yoğun ve şifalı sıvıyı süzmek ciddi bir emek ve sabır isterdi. İşte o dönemlerde, peteklerle uğraşan, elleri baştan aşağı bala bulanan bir emekçinin, işin doğası gereği parmağına bulaşan balı ziyan etmemek için tatması kaçınılmaz bir refleksti. Sözün doğuş hikayesi, tamamen hayatın içinden gelen, üretime dahil olan ve emeğinin doğal bir uzantısını yaşayan insanın bu yalın gerçeğine dayanır.
Atasözünün asıl ve en saf kelime anlamı da tam olarak bu tarihsel arka planla örtüşür. Türk Dil Kurumu sözlüğüne ve geleneksel yorumlara baktığımızda, bu deyişin temel mesajı "imkânları sağlayan ya da önemli işlerin başında bulunan kimsenin, bu durumdan az da olsa pay alması doğaldır" şeklindedir. Burada kastedilen kesinlikle bir başkasının hakkını gasp etmek ya da haksız kazanç elde etmek değildir. Aksine, bir işin cefasını çeken, sorumluluğunu üstlenen ve o işi başarıya ulaştırmak için ter döken birinin, o sürecin nimetlerinden makul ölçüde faydalanmasının hayatın olağan akışına uygun olduğu vurgulanır. Yani özünde, "emeğin doğal ödülü" fikri yatar.
Ancak bu sözün insanın iç dünyasında uyandırdığı hissiyat, her zaman bu kadar berrak ve huzurlu olmuyor. Sözü duyduğumuz an, zihnimizde adalet ile fırsatçılık arasında amansız bir savaş başlar. Bir yanımız emeğin kutsallığına inanıp o parmağın yalanmasını "helal bir hak" olarak görürken, diğer yanımız derin bir tedirginlik hisseder. Bu hissiyatın altında, kelimelerin çağrıştırdığı o tatlı "bal" kokusunun ardına gizlenmiş olabilecek bir adaletsizlik korkusu yatar. İnsan kalbi, hak edilen bir ödül ile hak edilmeyen bir imtiyaz arasındaki o ince çizgiyi her zaman sezer ve bu söz, içimizdeki o hassas teraziye dokunduğu için bizde her zaman ikircikli bir duygu bırakır.
İşte tam da bu hissiyattan yola çıkarak, atasözünün bize asıl anlatmak istediği derin felsefeyi iyi kavramak gerekir. Atasözü bize gizliden gizliye bir "ölçü" dersi verir. Der ki: Bir işi yönetiyorsan, o işin bereketi senin de hayatına dokunur; ancak bu dokunuş sadece parmağa bulaşanla sınırlı kalmalıdır. Kovanın tamamına göz dikmek, başkalarının hakkını hiçe saymak bu sözün felsefesine tamamen aykırıdır. Anlatılmak istenen, liyakat ve sorumluluk alan kişilerin ödüllendirilmesinin toplumsal motivasyonu artıracağıdır. Kısacası, sistemin yürümesi için emek verenin hakkının verilmesi, hayatın sürdürülebilirliği için şarttır.
Gel gelelim, insanların bu sözden ne anladığına ve günümüzde bu deyişin nasıl bir dönüşüm geçirdiğine... Maalesef modern çağın getirdiği yozlaşma, bu güzel atasözünü bir "kılıf" ve "meşrulaştırma" aracına dönüştürdü. Bugün sokakta kime sorsanız, bu sözü duyduğunda aklına ilk gelen şey ne yazık ki emek değil, "torpil, iltimas ve haksız kazanç" oluyor. İnsanlar, yetkili makamlara gelenlerin, devletin ya da kurumların imkânlarını kendi çıkarları için fütursuzca kullanmasını bu sözle savunmaya çalıştıklarını düşünüyorlar. "Bal tutan parmağını yalar" sözü, bir hak teslimi olmaktan çıkıp, "fırsatını bulan her türlü avantayı kapar" şeklindeki bir toplumsal kabullenişin acı bir sloganı haline gelmiş durumda.
Kökleri kovanın başındaki o emektar arıcının alın terine dayanan bu atasözü, zaman içinde toplumsal algımızın aynası olmuştur. Sözün kendisi suçlu değildir; suçlu olan, parmağına bulaşan balla yetinmeyip kaşıkla, kepçeyle kovana saldıranların yarattığı adaletsiz düzendir. Eğer dilimizin ve kültürümüzün bu derin mirasını korumak istiyorsak, ona yüklediğimiz anlamı yeniden gözden geçirmeli ve temizlemeliyiz. Balı tutanın parmağını yalamasını, sadece ve sadece hakkıyla üretilen, adaletle paylaşılan bir emeğin tatlı bir teşbihi olarak görebildiğimiz gün, hem dilimiz hem de toplumsal vicdanımız hak ettiği huzura kavuşacaktır.
Hasan Yayla
Balın Tadı, Parmağın Sınırı
İlayda Mangal (Psikolojik Danışman)
Bir Sonuç Kâğıdı mı, Bir İnsan Hikâyesi mi?
Dr. Cemil Paslı
Hey Gidi Günler Hey!
İmdat Yayla
Kutlu Bir Görev, Yeni Bir Dönem: Sedat Göncü Başkanımıza Hayırlı Olsun
Ahmet Turan (Gazeteci-Yazar)
Bakan Çiftçi’nin Duası
Prof. Dr. Mevlüt Mülayim
Hububat Fiyatları ve Dane Kayıpları
Özkan Buyrucu
Babacan Otorite ve Kurumsallaşma Sınavı
Erol Sunat
Türk Yeter Ki Sağ Olsun
Beyza Bandırma Kelek (Eğitim Koçu)
Çocuklar YKS’ye, Anne Babalar Sabra Hazırlanmalı