Son günlerde ülke gündemini sarsan, finans piyasalarında derin çalkantılara yol açan ve binlerce insanı mağdur eden fon krizi, ilk bakışta karmaşık ekonomik grafiklerin, faiz hesaplarının ve piyasa spekülasyonlarının bir sonucu gibi görünebilir. Ekranlarda sürekli kırmızıya dönen rakamlar, batan fonlar ve kaybolan birikimler konuşuluyor. Ancak meselenin perde arkasına biraz daha yakından ve derinden baktığımızda, karşımızda finansal bir başarısızlıktan ziyade toplumsal ahlakta yaşanan ciddi bir aşınma ve erime manzarası buluyoruz.
Ekonomi dediğimiz yapı, özünde matematiksel verilerden ziyade güven üzerine kuruludur. İnsanlar birikimlerini bir sisteme veya bir fon yöneticisine emanet ederken aslında paradan önce sözlere, sözleşmelere ve en önemlisi insani vicdana güvenirler. Oysa bugün yaşanan kriz; kısa yoldan köşe dönme hırsının, sınır tanımayan bir açgözlülüğün ve "ne olursa olsun kazanayım" anlayışının vicdanın önüne geçtiğini bir kez daha acı bir şekilde gözler önüne seriyor. Emanete sadakat göstermek yerine onu şahsi menfaatler için bir basamak kılmak, toplumun temelindeki güven harcını sakatlamaktadır.
Toplumsal ahlakın en önemli kalesi, başkasının hakkına gösterilen saygıdır. Birikimini, alın terini ve geleceğini daha iyi şartlarda yaşayabilmek umuduyla bu sistemlere yatıran binlerce vatandaşımızın mağduriyeti, sadece parasal bir kayıp değildir. Bir insanın geleceğe dair umutlarının, çabasının ve çoluk çocuğunun rızkının heba edilmesi, insani değerler açısından bakıldığında telafisi imkânsız bir helalleşme sorununu doğurur. Rakamların büyüklüğü arkasına saklanarak işlenen kul hakları, ne yazık ki piyasa koşulları kılıfıyla meşrulaştırılmaya çalışılıyor.
Öte yandan meseleyi sadece bu krizlerin faillerine yüklemek de resmi eksik okumak olur. Toplum olarak kollektif bir şekilde çaba harcamadan, emek vermeden, kısa yoldan büyük servetler elde etme arzusuna yenik düşüyoruz. Alın terini, dürüst ticareti ve sabırlı çalışmayı küçümseyen; bunun yerine hızlı zenginleşmeyi başarının tek ölçütü sayan bir anlayış benliğimizi sarıyor. Kolay kazancın cazibesine kapılan bu toplumsal psikoloji, ne yazık ki manipülatörlerin ve hırslı yapıların değirmenine su taşımaya devam ediyor.
Yaşanan bu son olay, bir şeyi daha hatırlatmalıdır: Dürüstlük ve etik, işlerin yolunda gittiği anlarda sergilenecek bir süs değil; zor zamanlarda, güç ve para sınavıyla karşılaşıldığında duruşu muhafaza edebilmektir. Şeffaflıktan uzak, kapalı kapılar ardında yürütülen ve hırsın gözü kör ettiği finansal hareketler, eninde sonunda çökmeye mahkûmdur. Maddi kayıplar bir şekilde çalışılarak, zamanla telafi edilebilir; ancak bir toplumun birbirine ve kurumlara olan inancı bir kez sarsıldığında, bunu yeniden inşa etmek onlarca yıl alır.
Gerçek güç, hesabında kaç sıfır olduğuyla değil; o hesaba giren her bir kuruşun helalliğiyle ve dürüstlüğüyle ölçülür. İnancımızın da kültürümüzün de temelinde yatan dürüstlük, hakkaniyet, kanaat ve dürüstlük ilkelerini finansal dünyadan ve sosyal hayatımızdan soyutladığımız sürece, benzer krizlerin tekerrür etmesi kaçınılmazdır. Sistemleri ve kanunları ne kadar sıkılaştırırsak sıkılaştıralım, insanın içindeki vicdan mekanizması ve ahlak barajı çalışmadıkça hiçbir regülasyon tam anlamıyla koruyucu olamaz.
Piyasalardaki bu yangından çıkarmamız gereken en büyük ders; paranın ve imkânların yalnızca geçici birer emanet olduğudur. Kazancımızı artırmaya çalışırken insani değerlerimizi, ahlaki ilkelerimizi ve helal duygumuzu kaybetmemeliyiz. Zira çarklar durur, piyasalar kapanır, fonlar erir; fakat geriye sadece nasıl bir insan olduğumuz ve geride bıraktığımız itibar kalır. Anadolu’nun dürüstlük, emek ve kanaat üzerine kurulu kadim irfanına yeniden sarılmadıkça, bu sınavları başarıyla atlatmamız mümkün görünmüyor.