Türkiye’de taşra sermayesinin ve Anadolu kaplanlarının en kadim kalelerinden biri şüphesiz Konya’dır. Kendine has ticari ahlakı, ahilik geleneğinden süzülüp gelen disiplini ve uçsuz bucaksız sanayi siteleriyle bu şehir, sıfırdan zirveye tırnaklarıyla kazıyarak gelmiş binlerce başarı hikayesine ev sahipliği yapar. Ancak bu muazzam ekonomik sıçramanın arka planında, şehre özgü öyle bir insan profili gizlidir ki sosyologların tezlerine, edebiyatçıların romanlarına taş çıkartır: "İşçi patronlar." Onlar, sabahın seherinde fabrikasının kapısını bizzat kilitle açan, gerektiğinde tezgahın başına geçip tulumu giyen ama büyümenin getirdiği o kurumsallaşma rüzgarına karşı da direksiyonu asla başkasına bırakmayan gizli kahramanlardır.
Bu topraklarda patron olmak, sadece masada oturup imza atmaktan çok daha öte bir anlam taşır. Konya sanayisindeki pek çok iş insanı, geçmişte o tozlu atölyelerin çıraklığını, kalfalığını yapmış; yokluğu da varlığı da aynı tezgahta solumuştur. İşte tam da bu yüzden, şirketleri devasa holdinglere dönüşse bile ruhlarındaki o "işçilik" kodlarını bir türlü söküp atamazlar. Fabrika bahçesinde lüks arabası dururken, içeride ustayla birlikte kaynak makinesinin arkasına geçen, sevkiyat tırına omuz veren birini görürseniz şaşırmayın; o, kontrolü elinde tuttuğunu kendine kanıtlamaya çalışan Konyalı bir patrondur. Onların lügatinde iş, sadece para kazanma aracı değil; bir nevi varoluş mücadelesi ve kimliğin ta kendisidir.
Gel gelelim, bu samimi ve emektar duruşun madalyonunun bir de diğer yüzü var: "Bırakılamayan o mutlak yönetim kontrolcülüğü." Şirket büyür, ciro katlanır, çalışan sayısı yüzleri bulur ama bizim patronun gözü hala mutfaktaki çayın şekerinde, muhasebenin küçük fişindedir. Her kararın, her harf hatasının, her fatura kesiminin kendi onayından geçmesini dayatan bu yönetim tarzı, aslında geçmişteki o kaybetme korkusunun ve "benden başka kimse bu işi benim gibi sahiplenmez" düşüncesinin bir dışavurumudur. Güvenmek isterler ama içlerindeki o eski çırak, "Gözünü dört aç, işin başında durmazsan batarsın" diye fısıldayıp durur kulaklarına.
Bu aşırı kontrolcülük hali, bir süre sonra işletmenin damarlarını tıkayan tatlı bir zehre dönüşmeye başlar. Kurumsallaşma adına işe alınan vizyoner müdürler, parlak mühendisler ve profesyonel yöneticiler, kısa sürede kendilerini sadece patronun talimatlarını uygulayan birer "noter" gibi hissetmeye başlarlar. Çünkü ne kadar iyi bir sistem kurarsanız kurun, Konya’daki o babacan ama sert otorite akşam saatinde gelip "Bunu böyle değil, şunların dediği gibi yapalım" dediği an, bütün profesyonel planlar altüst olur. Yetki devredilemediği için profesyoneller körelir, sistem kişiye bağımlı kalır ve şirket ne yazık ki patronun kişisel ömrü ve enerjisi kadar büyüyebilir.
İşin en trajikomik boyutu ise bu durumun aile içi ilişkilere ve ikinci kuşağa yansımasıdır. Avrupa’da, İstanbul’da en iyi okullarda okutulan, master programlarıyla donatılan o pırıl pırıl evlatlar memlekete dönüp şirketin başına geçtiklerinde büyük bir duvara toslarlar. Baba, "Yönetimi sana devrettim oğlum/kızım" der demesine ama ertesi gün yine erkenden kendi masasına oturup oğlunun verdiği kararları arkadan bizzat denetler. Evlatlar bir türlü rüştünü ispat edememenin sıkıntısını yaşarken, baba da "Bizim oğlan daha pişmedi, piyasayı bilmiyor" diyerek o meşhur kontrol ceketini sırtından bir an olsun çıkarmaz.
Oysa Konya sanayisinin küresel arenada devler ligine oynaması için bu kontrol cılızlığından, yani her şeyi ben bilirimcilikten zarifçe sıyrılması gerekiyor. Bir liderin en büyük başarısı, kendisi yokken de tıkır tıkır işleyen bir sistem kurabilmesidir. Sevkiyat tırının arkasından el sallamak ya da işçinin hatırını sormak harika bir esnaflık ve insanlık örneğidir; fakat finansı, markalaşmayı ve stratejik büyümeyi profesyonel akıllara teslim etmek de bir o kadar elzem bir vizyondur. Direksiyonu sıkı sıkıya tutmak arabayı uçurumdan koruyabilir ama bazen o direksiyonu doğru pilota devretmek, şirketi çok daha uzak menzillere uçurur.
Konya’nın işçi patronları bu şehrin ekonomik mucizesinin mimarlarıdır ve onların o içten, samimi, çalışkan ruhuna bu ülkenin her zaman ihtiyacı vardır. Ancak değişen dünya düzeninde, tulumla masayı, emekle yetkiyi birbirinden ayırmanın vakti çoktan gelmiştir. Eğer bu babacan kontrolcülük yerini güvenli bir kurumsallaşmaya ve profesyonel akla bırakabilirse, Konya’nın fabrikaları sadece Anadolu’nun değil, dünyanın parlayan yıldızları olmaya devam edecektir. Gelecek, geçmişin tecrübesini geleceğin sistemleriyle harmanlayabilen, kontrollü ama özgür bırakan o büyük yürekli patronların olacaktır.
Dr. Cemil Paslı
Beni Seviyorsanız Resulümün (s.a.v.) Ahlakını Kuşanın! (3/31)
Özkan Buyrucu
Babacan Otorite ve Kurumsallaşma Sınavı
İmdat Yayla
Ahlak, Sosyal Düzeni Koruyan İlahi Bir Güvenlik Şerididir
Erol Sunat
Türk Yeter Ki Sağ Olsun
Hasan Yayla
Konya Sanayisinde Dijital Dönüşüm Zorunluluğu
Beyza Bandırma Kelek (Eğitim Koçu)
Çocuklar YKS’ye, Anne Babalar Sabra Hazırlanmalı
Ahmet Turan (Gazeteci-Yazar)
Bayramlık Olsun
Ali Sait Öge (Gazeteci-Yazar)
Unutulan Gazeteciler Ve Kaybolan Vefa
Ömer Kacar (Eğitim Gücü Sen İlçe Temsilcisi)
Kel Başa Şimşir Tarak; İki Kelimelik Devrim
İlayda Mangal (Psikolojik Danışman)
YKS’de Son 45 Günün Şifresi