Türkiye sanayisinin kalbi, lojistiğin damarlarında atan çarklarla döner. Anadolu’nun tam ortasında yükselen Konya ise hem gıda üretimindeki devasa gücü hem de makine ve yedek parça sanayisindeki atılımıyla ülkenin en kritik lojistik merkezlerinden biridir. Ancak her gün yola çıkan yüzlerce tırın ve kamyonun arka kapağı kapandığında, görünmeyen devasa bir ekonomik yükün altına gireriz. Tek yönlü taşımacılık, sadece direksiyon sallayan kaptanın değil, günün sonunda hepimizin sofrasına gelen ekmeğin maliyetini doğrudan etkileyen gizli bir yaradır.
Bugün Türkiye’de kara yolu taşımacılığı yürüten tırların yaklaşık yüzde 30 ila 35’i dönüş yolunu boş katediyor. Yola yükle çıkan bir aracın dönüşte kasasını dolduramadan yüzlerce kilometre yol yapması, yakılan her litre motorinin havaya savrulması demektir. Son dönemde artan Akaryakıt ÖTV’si ve hızla yükselen yedek parça, lastik ve bakım maliyetleri düşünüldüğünde, bu boş kilometreler sadece nakliyecinin cebini yakmakla kalmıyor. Meyveden mobilyaya, çimentodan yedek parçaya kadar her ürünün raf fiyatına binen bu navlun yükü, enflasyon canavarını besleyen en büyük etkenlerden birine dönüşüyor.
Oysa Konya’dan yola çıkan bir filoyu hayal edin; Ambarlar Bölgesi’nden ya da Organize Sanayi’den yükünü alıp liman kentlerine veya metropollere doğru yola koyuluyor. Ege’ye, Marmara’ya ya da Çukurova’ya kadar binbir emekle taşınan sanayi ürünleri hedef noktaya ulaşıyor ulaşmasına; fakat dönüş hikâyesi hep aynı belirsizlikle başlıyor. Liman veya metropol merkezlerinde yük bulamayan, günlerce garajlarda sıra beklemek istemeyen ya da aradığı navlunu bulamayıp mecburiyetten "boş dönen" nakliyeci, gidiş-dönüşün toplam maliyetini mecburen tek bir yöne yüklüyor. Bu durum, hem taşınan malın maliyetini katlıyor hem de göz göre göre milli servet kaybına yol açıyor.
Mesele sadece akaryakıt veya para kaybı da değil; milli servet dediğimiz şey tırın tekeri döndükçe aşınan lastikten, yıpranan asfalt yollardan ve havaya salınan karbon emisyonundan oluşuyor. İç Anadolu’nun üretim üssü olan Konya gibi bir şehirde, üreticinin ürettiği katma değer lojistikteki bu verimsizlik yüzünden eriyip gidiyor. Nakliyeci kazanamadığını söylüyor, sanayici yüksek navlun fiyatlarından dert yanıyor, tüketici ise etiketteki zamlardan şikayet ediyor. Hepimizin haklı olduğu ama günün sonunda hep birlikte kaybettiğimiz bu denklemde en büyük eksiklik ise çağın ruhuna uygun bir organizasyon modelidir.
Tam da bu noktada karşımıza Konya sanayisinin ve lojistik sektörünün geleneksel yöntemlerle sınırlı kalması çıkıyor. Günümüzde dünyada lojistik süreçleri veriyle, yapay zekayla ve anlık dijital eşleşmelerle yönetilirken; bizim hâlâ kulaktan kulağa, telefon trafiğiyle ya da fiziksel garaj komisyoncularıyla yük arıyor olmamız büyük bir tezat oluşturuyor. Konya’nın güçlü üretim potansiyeli, çağdaş dijital navlun ağlarına yeterince entegre edilemediği için tır sürücüleri nerede, ne zaman, hangi yükün kendilerini beklediğini zamanında göremiyor.
Dijital eşleşme platformlarının eksikliği ve mevcut sistemlerin yerele tam anlamıyla sirayet edemeyişi, verimsizliği adeta bir kader gibi kabul etmemize neden oluyor. Oysa akıllı bir altyapı sayesinde İstanbul’a, Mersin’e ya da İzmir’e yük götüren bir Konyalı nakliyecinin, daha yoldayken dönüş yükü sistem tarafından otomatik olarak planlanabilir. Yük veren ile taşıyanı şeffaf, güvenilir ve aracısız bir şekilde bir araya getiren algoritmalar sayesinde boş dönen araç oranı minimuma indirilebilir; hem navlun fiyatları dengelenir hem de filoların verimliliği tavan yapar.
Üretmek kadar, ürettiğini doğru ve ekonomik yöntemlerle yerine ulaştırmak da bir ülkenin kalkınma hamlesidir. Konya sanayisinin dijital lojistik dönüşümünü bir an önce tamamlaması, Türkiye genelinde boş katedilen o yüzde 35’lik devasa kaynağın yeniden ekonomiye kazandırılması için tarihi bir fırsattır. Tekerlerin boş dönmediği, akaryakıtın heba edilmediği ve nakliyecinin de tüketicinin de nefes aldığı bir lojistik ekosistemi kurmak, sadece bir teknoloji tercihi değil; milli servetimize sahip çıkma sorumluluğudur.