Gözlerimizi dünyaya açtığımız ilk andan itibaren muazzam bir uyarıcı bombardımanına tutuluruz. Kulaklarımızdan uğuldayarak geçen sesler, göz kapaklarımızın arasından süzülen renkler ve şekiller bize sadece yaşadığımızı söyler. Ancak yaşamak, sadece fiziksel bir varoluştan ibaret değildir. Hayatın gerçek ritmini yakalamak, çevremizdeki dünyayla kurduğumuz bağın derinliğiyle ölçülür. İşte tam bu noktada, kadim bir bilgelikle söylenmiş olan "işitmek ile duymak, bakmak ile görmek aynı şey değildir" sözü, hayatı ıskalamamak adına önümüze bir ayna tutar.
Günlük koşturmacanın içinde çoğumuz sadece işitiriz. Trafiğin gürültüsü, yanımızdan geçen insanların mırıltıları, televizyondan yükselen sesler kulağımıza çarpar ve kaybolur. İşitmek, tamamen biyolojik ve refleksif bir eylemdir; kulak zarımızın titreşmesinden ibarettir. Oysa duymak, o seslerin arkasındaki anlamı yakalamaktır. Bir dostun "iyiyim" deyişindeki o ince kırgınlığı sezebilmek, pencerenin dışındaki yağmurun sesinde saklı olan huzuru yakalamak duymaktır. Duymak, zihnin ve kalbin kulak kabarttığı, dış dünyayla kurulan samimi bir köprüdür.
Benzer bir ayrım, gözlerimizin dünyaya açılan pencerelerinde de yaşanır. Bakmak, yöneldiğimiz nesneye ışığın çarpıp gözümüze ulaşmasıdır; edilgendir ve çaba gerektirmez. Gün içinde binlerce yüze, binlerce binaya, sokağa bakarız ama çok azını hatırlarız. Görmek ise bakmanın ötesine geçip nesnenin ruhuna nüfuz etmektir. Bir ressamın tuvalindeki renklerin birbiriyle olan dansını fark etmek, sonbaharda kuruyup düşen bir yaprağın aslında yeni bir doğuşa zemin hazırladığını anlamak görmektir. Bakmak sadece bir eylemken, görmek bir farkındalık durumudur.
İnsan ilişkilerinin temelinde yatan en büyük kopukluklar da bu ince çizgide gizlidir. Birbirine bakan ama birbirini görmeyen gözler, aynı odada birbirini işiten ama asla duymayan insanlar ne kadar çoğaldı, değil mi? Karşımızdakinin kelimelerini sadece sıraya dizilmiş sesler olarak aldığımızda iletişim kurmuş olmayız. Onun gözlerindeki yorgunluğu, ses tonundaki heyecanı göremiyorsak, aramızdaki mesafeleri asla kapatamayız. Gerçek bir bağ kurmak, karşındakinin suskunluğunu bile duyabilmekten ve kalbindeki telaşı görebilmekten geçer.
Bu durum doğayla ve hayatın bütünüyle olan ilişkimiz için de geçerlidir. Her gün önünden geçtiğimiz o yaşlı ağaca sadece bakıp geçebiliriz. Fakat o ağacın gövdesindeki yaralarda geçmişin izlerini, dallarındaki kuş yuvalarında hayatın mucizesini görebildiğimiz an içimizde bir şeyler değişir. Hayat, sadece fiziksel sınırlarıyla kabul edildiğinde oldukça düz ve sıradandır; onu derinleştiren, renklendiren ve anlamlı kılan bizim ona katabildiğimiz bakış açımız, yani görme ve duyma yeteneğimizdir.
Kendimizi keşfetme yolculuğumuz da bu kavramların idrakiyle başlar. İç sesimizi sadece işitmek, geçici korkularımızın veya arzularımızın gürültüsünde kaybolmamıza neden olur. Kendi iç dünyamızı duymak ise ne istediğimizi, neden incindiğimizi ve bizi neyin iyileştireceğini bilmektir. Aynaya baktığımızda sadece yaşlanan bir yüz görüyorsak eksik kalmışız demektir; o yüzün arkasındaki yaşanmışlıkları, kazanılan zaferleri ve olgunlaşan ruhu görebildiğimizde kendimizle barışırız.
Hayatı sadece işiterek ve bakarak tüketmek, görkemli bir tiyatro oyununu en arka sıradan, gözleri kapalı izlemeye benzer. Bize bahşedilen bu ömrü hakkıyla yaşamak, ancak duyularımızı bilincimizle ve kalbimizle harmanladığımızda mümkündür. Dünyanın seslerine kulak verip onları duymaya, hayatın renklerine odaklanıp onları görmeye başladığımızda, yaşamın sıradan bir varoluştan mucizevi bir serüvene dönüştüğünü fark edeceğiz. Gözümüzün ve kulağımızın rehberliğinde, gönlümüzün kapılarını ardına kadar açma vaktidir.