15 Temmuz 2016 gecesi, Türkiye’nin üzerine çöken o karanlık ve puslu hava, o dönem çocukluktan gençliğe adım atan ya da üniversite sıralarında geleceğe dair hayaller kuran bizler için sadece televizyon ekranlarında izlenen bir kriz anı değildi. O gece, sokaklarda yankılanan siren sesleri ve F-16 gürültüleriyle birlikte, bir kuşağın gelecek algısı da geri dönülmez biçimde sarsıldı. Biz o tarihte henüz tam olarak anlamlandıramasak da, hayatımızın en verimli, en heyecanlı on yılı tam o kırılma noktasında yeniden şekillenmeye başlıyordu. Güvenli liman sandığımız pek çok kavramın bir gecede nasıl pamuk ipliğine bağlı olduğunu görmek, genç zihinlerimizde derin ve kalıcı izler bıraktı.
Olayın hemen ardından gelen ilk birkaç yıl, Türk gençliği için adeta bir belirsizlik girdabı gibiydi. Siyasi çalkantılar, değişen devlet yapısı ve peş peşe gelen güvenlik kaygıları, gençlerin en çok ihtiyaç duyduğu "öngörülebilirlik" hissini ellerinden aldı. Bir üniversite öğrencisinin ya da yeni mezunun en büyük güvencesi olan liyakat ve adalet algısı zedelendikçe, hayata karşı duyulan o tatlı heyecan yerini erken büyümek zorunda kalmış bir yetişkinin kaygılarına bıraktı. Sınavlara hazırlanırken, iş başvurusu yaparken ya da sadece sokakta yürürken bile geleceğe şüpheyle bakan, "Yarın ne olacak?" sorusuyla güne başlayan bir gençlik profili oluştu.
Bu süreç, geçen on yılda gençlerin hayallerini kurduğu coğrafi sınırları da dramatik bir şekilde değiştirdi. 15 Temmuz’un yarattığı sosyo-politik iklim ve ardından gelen ekonomik dalgalanmalar, genç beyinlerin rotasını hızla yurt dışına çevirmesine neden oldu. "Gitmek" sadece bir kariyer tercihi değil, aynı zamanda daha huzurlu ve istikrarlı bir yaşam arayışının zorunlu bir sembolü haline geldi. Akranlarımızla yaptığımız kahve sohbetlerinin ana konusu ülke gündeminden ziyade vize başvuruları, yabancı dil sınavları ve yurt dışındaki iş imkanları oldu. Bu durum, ülkesine değer katabilecek binlerce parlak zihnin kendi topraklarına yabancılaşmasına yol açan hüzünlü bir dönemi başlattı.
Ancak tüm bu gri bulutların arasında, Türk gençliğinin içindeki o dirençli ve pes etmeyen damar da aynı dönemde çelikleşti. Yaşanan onca zorluk, gençleri apolitik ya da pasif birer izleyici yapmak yerine, kendi göbeğini kendi kesen, alternatif yollar üreten dinamik bir güce dönüştürdü. Girişimcilik, yazılım, dijital sanatlar ve küresel iş modelleri tam da bu dönemde gençlerin kaçış ve var oluş alanı oldu. Sistemin sunduğu geleneksel yolların tıkandığını gören gençler, sınırları aşan dijital dünyada kendi özgürlük alanlarını inşa ettiler. Zorluklar bizi erken olgunlaştırdı; hayatta kalma ve üretme reflekslerimizi hiç olmadığı kadar keskinleştirdi.
Peki, önümüzdeki on yıl bize ne getirecek? Geçmişin travmalarıyla harmanlanmış bu kuşak, geleceğe çok daha gerçekçi, ayakları yere basan ve kolay kolay manipüle edilemeyen bir gözle bakıyor. Önümüzdeki on yılda Türk gençliği, geçmişin kutuplaştırıcı dilinden ve ideolojik kavgalarından yorulmuş olmanın verdiği bir refleksle, çok daha birleştirici ve rasyonel bir duruş sergileyecektir. Adalet, şeffaflık ve liyakat talebi artık sadece süslü birer kelime değil, bu kuşağın hayatta kalma mottosu haline geldiği için, ülkenin yönetim ve iş kültürünü de kaçınılmaz olarak bu yönde dönüştürmeye zorlayacaklar.
Gelecek on yılda, o günün çocukları artık ülkenin karar mekanizmalarında, şirketlerin yönetim kurullarında ve akademide söz sahibi olmaya başlayacak. 15 Temmuz’un getirdiği güvensizlik ortamında büyüyen bu insanlar, kurumlara ve sistemlere körü körüne inanmak yerine liyakati, şeffaflığı ve bireysel özgürlükleri önceleyen yeni bir toplumsal sözleşmenin mimarı olacaklar. Yurt dışına gidenlerin bir kısmının edindiği küresel vizyonla geri dönmesi ya da bulundukları yerlerden ülkelerine köprü kurması, Türkiye'nin dünyayla entegrasyonunu bambaşka bir boyuta taşıyacak. Yaşananlar bize kurumların geçici, ama toplumun ortak aklının kalıcı olduğunu öğretti.
15 Temmuz 2016, Türk gençliğinin hayatından sakin ve tasasız bir gençlik dönemini çalmış olabilir ancak bize çok erken yaşta mücadele etmeyi, esnek kalabilmeyi ve her koşulda ayakta durabilmeyi fısıldadı. Geçen on yılın sancılarını heybemizde taşıyoruz, evet; ama gelecek on yılı bu sancılardan çıkardığımız derslerle, daha adil, daha özgür ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir Türkiye idealiyle inşa edeceğiz. Bizler, rüzgarın yönünü değiştiremesek de yelkenlerimizi rüzgara göre ayarlamayı öğrenmiş bir kuşağız; ve tam da bu yüzden, yarınlar sandığımızdan çok daha aydınlık olacak.