Geçtiğimiz hafta sonu, çocukluktan kadim bir dostumun babasını, o her zaman güler yüzüyle hatırlayacağımız amcamızı ebediyete uğurladık. Kalabalık bir cemaatle kılınan cenaze namazının ardından, dualar eşliğinde onu toprağa verdik. Çevresinde o kadar çok sevilen, sayılan bir insandı ki cami avlusunu dolduran herkes, imamın "Hakkınızı helal ediyor musunuz?" sorusuna tek bir yürekten, en içten duygularıyla "Helal olsun!" diye haykırdı. O an, geride temiz bir isim ve güzel bir yâd bırakmanın ne kadar kıymetli olduğunu bir kez daha anladım.
Ancak defin işlemlerinin ardından, kalabalık yavaş yavaş dağılıp mezarlık sessizliğe gömülürken içimde çok derin bir sorgulama başladı. O mahşeri kalabalıktan geriye sadece en yakınları kalmıştı: Samimi üç beş dost, vefalı beş on arkadaş... Yaşarken etrafımızı saran, hayatımıza yön verdiğini sandığımız o devasa insan kalabalığı, son yolculuğumuzun nihayetinde bir anda çekiliveriyordu. Geriye sadece toprağın soğukluğu ve o birkaç sadık yüreğin döktüğü sessiz gözyaşları kalıyordu.
Bu manzara karşısında kendime sormadan edemedim: Sahi, bunca koşturmaca, bunca telaşımız kime ve neye? Sabahın erken saatlerinden gecenin karanlığına kadar bitmek bilmeyen bir hırsla neyin peşinden koşuyoruz? Ömrümüzü adadığımız, uğruna uykusuz geceler geçirdiğimiz, kalpler kırdığımız o maddi hedefler, makamlar ve unvanlar, toprağın altına girdiğimiz o ilk dakikada anlamını nasıl da tamamen yitiriyor.
Hayat dediğimiz bu upuzun görünen ama aslında bir nefeslik olan yolculukta, yönümüzü ne ara kaybettik bilemiyorum. Kendimizi her gün dünyanın karmaşasına öyle bir kaptırıyoruz ki sanki hiç ölmeyecekmiş gibi planlar yapıyor, biriktiriyor, tüketiyoruz. Oysa o mezar başında dururken anlıyorsunuz ki insan dünyaya çıplak geliyor ve yanına sadece amellerini, sevgisini ve bıraktığı izleri alarak gidiyor. Biriktirdiğimiz onca eşya, cüzdanımızdaki rakamlar orada tamamen hükümsüz kalıyor.
Belki de en büyük hatayı, gerçek dostlukları ve samimi bağları, hayatın o gürültülü hengamesi içinde ihmal ederek yapıyoruz. Çevremizi dolduran yüzlerce yapay ilişkinin, sosyal medyadaki sahte beğenilerin ya da iş hayatındaki menfaat odaklı ortaklıkların ölüm karşısında hiçbir hükmü yok. İnsanın canı yandığında ya da ömür defteri kapandığında başucunda bekleyenlerin, sadece o menfaatsiz sevgiyi paylaştığı "üç beş samimi dost" olduğu gerçeği, yüzümüze tokat gibi çarpıyor.
Bu fani dünyadan göçüp giden amcamızın cenazesi, bana hayatın gerçek dengesini yeniden hatırlatan acı ama vakurlu bir ders oldu. Önemli olan çok şeye sahip olmak ya da herkes tarafından tanınmak değilmiş; arkandan samimiyetle "İyi bilirdik" diyebilecek, yokluğunu gerçekten hissedecek birkaç güzel insan biriktirebilmekmiş. Hırsla çarpan kalplerimizi biraz olsun yavaşlatmalı, sevdiklerimizin yüzüne daha dikkatli bakmalı ve bu telaşın bizi tüketmesine izin vermemeliyiz.
Hepimizin varacağı yer, o sessiz mezarlıklar ve o iki metrelik kara topraktır. Bu yüzden, henüz vaktimiz varken sormaya devam etmeliyiz: Bu gidiş nereye? Hayatı sadece bir koşturmacadan ibaret görmek yerine; insana, sevgiye, vefaya ve kalıcı değerlere yatırım yapmalıyız. Çünkü gün bittiğinde ve perde kapandığında, bizi o karanlıkta aydınlatacak tek şey, yaşarken etrafımıza saçtığımız samimi sevginin ışığı olacaktır.