Geçtiğimiz yazıda hep birlikte bir eşikte durmuş ve kendimize şu soruyu sormuştuk: "Hadi Biraz Düşünelim!" Günlük hayatın koşturmacası, hiç bitmeyen sorumluluklar, geleceğe dair bitmek bilmeyen planlar ve her gün sırtımıza bindiğini hissettiğimiz o görünmez yükler... Hepsi bizi öyle bir sarmalın içine alıyor ki, durup nefes almayı, ruhumuzun neye ihtiyaç duyduğunu sorgulamayı unutuveriyoruz. Oysa hayat, sadece görünen yüzeyden ibaret değil; asıl mesele o yüzeyin altındaki derinliği, kalbimizin tam ortasında taşıdığımız o büyük cevheri fark edebilmekte saklı.
Tam da bu noktada, düşüncelerimizin rotasını o kadim hakikate çevirmek gerekiyor. Çevirelim ki yönümüzü bulalım, yolumuzu aydınlatalım. Ne güzel ifade ediyor o içli mısralar:
Dost bilelim Allah'ı, gönülde bir sırrımız, O'nun nuru oldukça, yol bulur her varımız.
İşte hayatın tüm karmaşasını bir anda sadeleştiren, ruhumuza o özlenen sükuneti üfleyen asıl sır burada başlıyor. Kalbimizde saklı duran o en saf inanç, en derin muhabbet, bizi bu dünyada asla yalnız bırakmayacak olan yegane dayanağımızdır.
Bizler genelde dostluğu beşeri ilişkilerde arar, derdimizi ortak edecek, yükümüzü hafifletecek bir omuz bekleriz. Elbette insan insana muhtaçtır; ancak her faninin bir gün yorulup kendi içine döneceğini, her fani dostluğun bir sınırının olduğunu da biliriz. Hakiki dostluk ise gönülde yeşeren, kul ile Yaradan arasındaki o sessiz, kimsenin bilmediği ama kalbi sımsıcak tutan o gizli bağdır. Yolumuzu karartan gecelerde, çıkmaza girdiğimizi hissettiğimiz anlarda içimizdeki o nur parıldamaya başladığında, en sarp yolların bile nasıl düzlüğe çıktığına şahit oluruz. O’nun nuru hayatımıza dokunduğu müddetçe, ne yönümüzü kaybederiz ne de menzilimizi.
Gel gelelim, bizi bu hakikatten koparan, sürekli bir endişe girdabına sürükleyen o büyük yanılgıya: Dünyayı kalıcı zannetmek. Çoğu zaman küçük başarısızlıklar, hayal kırıklıkları ya da maddi yetersizlikler karşısında kahroluyor, günlerimizi kendimize zehir ediyoruz. Halbuki dönüp bir baksak, elimizde tutmaya çalıştığımız her şeyin sabun köpüğü gibi kayıp gittiğini göreceğiz. Dünya fani, geçicidir; burası kalmak için değil, geçip gitmek için uğradığımız bir han. Hal böyleyken, ömrü mutsuzlukla, geçici heveslerin peşinde tükenen bir kederle harcamak ne büyük bir israftır. Boşuna kederlenmekle sadece bugünün huzurunu değil, yarının ümidini de baltalıyoruz.
Asıl mesele, yükü ait olduğu yere bırakabilme olgunluğuna erişebilmektedir. İnsan, kendi gücünün sınırlarını kabul edip mutlak güce sığındığında, yani O'na tam bir teslimiyetle yöneldiğinde, kalbindeki o taşlaşmış yumrunun eriyip gittiğini hisseder. Teslimiyet, bir vazgeçiş ya da tembellik değil; elinden gelen her şeyi yaptıktan sonra neticeyi en hayırlı kılacak olana güvenme asaletidir. Bu güven kalbe yerleştiği an, dışarıda fırtınalar kopsa bile insanın iç dünyasında adeta bir ilkbahar havası esmeye başlar.
İşte o zaman anlarız ki, aradığımız o uzaklardaki mutluluk, lüks vitrinlerde ya da başkalarının alkışlarında değil, tamamen içimizdedir. O’na teslim olunca, başka hiçbir şeyle ikame edilemeyecek olan o sarsılmaz huzur bulur kalbimiz. Bu huzur, insanı her türlü dünyevi prangadan özgürleştirir. Artık ne geleceğin kaygısı ne geçmişin pişmanlığı insanı esir alabilir; çünkü an, o mübarek nurla aydınlanmıştır.
Hadi, şimdi biraz daha derin düşünelim. Bugün heybemizdeki o yersiz kederleri, bizi yoran fani dertleri bir kenara bırakmanın vakti gelmedi mi? Gönlümüzdeki o eşsiz sırrı hatırlayıp, hayat yolculuğumuzu O’nun nuruyla bereketlendirmek varken neden karanlıkta yürüyelim? Unutmayalım ki kalbimiz, ancak ait olduğu yere, asıl sahibine yöneldiğinde gerçek manada tatmin olacaktır. Gelin, bu fani dünyada rotamızı her daim o baki huzura doğru çevirelim.