https://www.ureticihaber.com/files/uploads/user/e653ca0b5ac63eb4e7649bf5513038de-82dfc3bf7d790607546a.jpg
Erol Sunat

Gönül Yoksa, Hoşgörü Yoksa İşin İçinde

18-01-2026 15:47 1275 kez okundu.

Hoşgörü gibi mihenk taşımız vardı…

Kimin sabır sınırı kısa, kim sabırlıymış gibi davranıyor, kim hoşgörü de yapmacık davranış yolunu seçmiş, hoşgörünün şaşmaz mihenk taşına yakalanırdı.

Sahtekarda ortaya çıkardı…

Göz boyayanda…

Goygoycu da…

Gerçek hoşgörü sahibi de…

Biz ki hoşgörümüzle tanınırdık…

Duruşumuz bir başkaydı.

Bakış açımız kimselere benzemezdi.

Ne oldu bize?

Neler diyoruz neler yapıyoruz birbirimize, üstelik kardeşim, arkadaşım, dostum dediklerimize…

Hani, içten pazarlıklı olmak bizim huyumuz değildi?

Hani yalan bizden ırak olsun diyorduk…

Oldu mu?

Keşke olsaydı…

Yalan geldi kuruldu baş köşeye…

Yalandan kim ölmüş dediler…

Ne gönül yapmaya gelenleri ne de hoşgörüyle adım atanları dinlemediler…

Ferasetimiz parmakla gösterilirdi…

Vicdanlıydık…

Vicdan sahibiydik…

Merhametliydik…

Yunus gibi, “Yaratılanı severim Yaradan’dan ötürü…” yaklaşımıyla ifadesini bulan güzel hasletlere sahiptik.

Sevgi dolu kalplere sahiptik…

Kalp kırmazdık…

Bilirdik ki, Yunus’un, “Bir kez gönül kırdın ise, bu kıldığın namaz değil… sözü bizi perişan edecek, ciğerimiz yanacak, uykumuz haram olacak, o kırdığımız kalpten helallik dilemeden işimiz gücümüz rast gitmeyecek…

Selamsız hiç kimse geçmezdi o eski sokaklardan.

Geçen oldu mu ya dalgınlığından ya kendi boyunu aşan bir derdinden sıkıntısından olurdu.

Yanlışını, hatasını hatırlandığında geri döner, yarım elma gönül alma mukabilinden herkesin gönlünü alırdı.

O sokaklarda bir zamanlar böyle güzel insanlar dolaşırdı…

Düsturumuz edepti…

Adaptı…

Usuldü…

Erkândı…

Nizamdı…

İntizamdı…

Usulü erkânınca davranmaktı…

İnsanları sevmek, hoş tutmaktı…

Böyle olduğunda…

Ne incinen olurdu ne inciten…

Ne kıran olurdu ne kırılan…

Ne üzen olurdu ne üzülen…

Ne küsen olurdu ne küsülen…

Hoşgörü denen o güzellik yola düşmüş yollara sular serpe serpe geliyor derlerdi…

Hoşgörü denen o niyetler güzeli, o niyetlerin en halisi, en içteni, en temizi dokunduysa bir yere her yer güllük gülistanlık olur.

Söz tutulur…

Naz geçer…

Hatır gönül aliyyülâlâ olur…

Gönül istedi mi, ta…Fizan’a kadar gönül köprüsü kurulur.

Bu kadar mı zordu kalbi ve dili bir olmak…

Dil ayrı telden, gönül ayrı telden çalmaya başladığında ya tel kopuyor ya mızrap kırılıyor…

Saza bir isteksizlik çöktüğünde, karmakarışık bir hal hâkim olduğunda akort bozuluyor.

Sonrası…

Ne şarkının tadı tuzu kalıyor ne türkünün.

Gönül yoksa hoşgörü yoksa işin içinde…

Akortsuzluk belli ediyor kendini her yerde, her köşede…

İşte o zaman şair alıyor eline kalemi…

Gül hazin sümbül perişan diye başlıyor yazmaya…

Yazdığı hakikatin ta kendisi…

Solan bir bahçede bülbüllere yer kalmadıysa, gül solmaya, sümbül saçını başını yolmaya başladıysa, yangın var demektir.

Acele gönül ve hoşgörü devreye girmeli diyenlere kulak vermelidir.

Bir rüzgâr çıkıp, kırıyorsa ağaçların dalını budağını, rüzgâr kırdı dalımı feryatlarını kimse görmüyorsa, kırılan benim dalım değil nasıl olsa, kırılan dal, dalı kırılan ağaç düşünsün deniyorsa ne yapsın ağaç ne yapsın kırılan dal, ne yapsın bağ, bahçe?

Feryadımı duymadı mı kimse, görmediler mi halimi, perişanlığımı diyenlerin neşteridir gönül, neşteridir hoşgörü.

Yunus ne diyordu sekiz asır ötelerden, “Gönüller yapmaya geldim…”

Gönüller yapmaya gelenlerin en önde gelenlerinden biriydi.

Virane, yıkık, enkaz haline gelmiş kalplerin imdadına ilk koşanlardandı.

Cümle gönül yarasını sarmaya aşkla koştu. Onu dinleyenler, onun sözleriyle şiirleriyle teselli olanlar, kendilerine geldiler, toparlandılar.

Moğol istilası Anadolu’yu gök ekinleri biçer gibi biçmiş, taş üstünde taş, gövde üzerinde baş, kırılmadık kol kanat bırakmamıştı. İnsanlar ya ölmüş ya esir pazarlarında satılmış ya mal ve paralarına çökülmüş, baş kaldıranlar parça parça edilmiş, köylere varıncaya kadar inim inim inleyen bir Anadolu coğrafyasıydı bu vahşetten geriye kalan. Moğol acımasızlığının, Anadolu Selçuklu diyarında açtığı yaraları her nedense tam olarak anlatmaz tarihçiler. Vicdansız ve merhametsiz Moğol Noyanlarının iktidar, altın ve akçe hırsları, İlhanlı devletinin hoyrat ve hoşgörüsüz davranışı harabeye döndürmüştü Anadolu’yu.

Anadolu bu istilanın acılarını asırlarca çekti.

Bin yıldır işgaldi, istilaydı, entrikaydı, tuzaktı, kuyu kazmaktı, ayak oyunlarıydı, baş kaldırıydı, isyandı görmediği hiçbir şey kalmadı Anadolu’nun…

Her defasında gönül yapanlar, hoşgörüyü kendine mihenk taşı edinenler ayağa kaldırdılar Anadolu’yu…

Yunusun sözleri şifa oldu. Şiirleri ezberlendi. Gönüllere sular serpti.

Çünkü o gönüller yapmaya gelmişti.

Bugün en büyük handikabımız gönüller yapmak için adım atamamak…

Oysa ne diyordu Yunus “Ben gelmedim davi için/ Benim işim sevi için / Gönüller dost evi için / Gönüller yapmaya geldim.”

O gönül alan, gönül yapmaya gelen gönül yok, o efkâr dağıtan hoşgörü görünürde yok.

Neredeler?

Nerelerdeler?

Bir yerlerde mi saklılar?

Onlar olmadan hiçbir şey eskisi gibi olmuyor…

Onlar yoksa bilin ki, tevatürler ve rivayetler cirit atıyor demektir sokaklarda, caddelerde, köşe başlarında ve meydanlarda…

Neler Söylendi?

DİĞER YAZILARI Türk Yeter Ki Sağ Olsun Hâlimiz Hâl Değil Pazara Pazara Çoktan Geldik Nazara Bir Ömür Ah Ettik Vah Ettik Her Kale Yıkılır “Bilmem” Kalesi Yıkılmaz Hayırlı Bayramlar Vefa Uzaklarda Kalan Bir His Karman Çorman Dağın Zirvesine Çıkmasına Çıkılır da Türk’ün Türk’ten Başka Dostu Yoktur Neyi Arıyorsan O’sun Sen Mevlâna, Aşk, Pervane Hazandı, Hüzündü, Dündü, Bugündü Beysiz Şehrin Hikayesi Beddua Ananın Hikayesi Yoksul Adamın Siyaseti Olmaz Elbet bir gün barışacağız Herkesin Aşkı Değer Verdiği Şeye Göre Ölçülür Emekli ne desin? Türk olmak Bayram Hürmetine Hekim Kızının Hikayesi Sevgi ve Barışa Yürümek Saltanat Hikayesi Uğursuzun Hikayesi Dün Bugün Yarın Neşeli Şarkılar Sarmıyor Beni Bak başının çaresine Keşmekeşin Hikayesi Başı Pare ,Pare Dumanlı Dağlar Aşk Üstüne Olmaz Olmaz Deme Hikayesi Bu ülke, tarihte Türk'tü bugün de Türk'tür” Düşe Kalka… Türkçenin Payitahtı Yıl Edebiyatsız Olmaz Ahalinin Hikayesi Emekliler Ve Asgari Ücretliler Olmasa Mevlânâ’nın Gecesi Bırakın Kendinizi Hoşgörüye Muhabbet ola Yıl Biterken Felek Vurmuşun Hikayesi Yazan Kalem Siyah Yol Gözüktünün Hikayesi “Ben Yoruldum Hayat” Kemankeş Kızın Hikayesi Bir Zamanlar Tertemizdi Okullarımız Kara Vicdanlı Hiç Yarı Yolda Bırakıldınız Mı? Hani Çocuklar Bizim Geleceğimizdi? Ayakta Durmak Buysa Eğer Derinlerde Kaybolmak Meydanlar Er Meydanıdır Mızrak ve Çuval Meselesi Konya Şeker Efsanesi Darmaduman Dağ fare doğurmak zorunda mı? Kötü Gün Dostunuz Var Mı? Uçurumun Kenarı Dayının Hikayesi Müdür Kıyamet mi Koptu? Biz Bizden Gidemeyiz Yaşadığımız Her Güzel Gün Bayram Olsun ALPASLAN TÜRKEŞ Ramazan Hürmetine İhsan Ceylan Göl Şehrinin Hikayesi Söz, Etme Dedi Ses, Dinlemedi Bey Kızının Hikayesi Vakit Vuslat Vaktidir Seyit Küçükbezirci Öğretmenim” Kelimesiyle Geçen Bir Ömür Buram Buram Konya Kokma KASIMPATI Daha Nice Yüzyıllar Gör Türkiyem Yine Ortadoğu, yine kan, yine gözyaş Sultanlar Tepesinden Sultanlar Şehrine! Bu Benim Meselem, Derin Meselem” Bu Şehirde Kaç Zeki Oğuz Daha Kaldı? Makam Mahur Hava Eyyamı Bahur! BAYRAM GELDİ HOŞ GELDİ! Öfke hikayesi Dilinle Söylediğini, Kalbinle de Söyle Kara Odun Ateşe Eş Oldu Aydınlık Geldi!” Doğruluk Sözde Değil Özde Olur!’ Kalemin Su, Kâğıdın Rüzgâr İse... Söküklerini Dik Sözlerinin Bazen... Hak Kapısından Ayrılmayan Türk, Var Olduğu Müddetçe Vatansız Kalmaz Kıskançlık Yapanın Gönlüne Karanlıklar Çöker Dertlinin Derdini Dinlemek! Eden Kendisine Eder!.. AYNA Diline Hâkim Olmak Ramazan Hikayesi -2 Ramazan Hikayesi Adı Güzel, Kendi Güzel Muhammed Fani Dünya Hoştur Amma... SON CEMRE SÖZ! YILBAŞI DEMEK ŞEB-İ ARUS Aşçı Dede Kimin Dedesi? Benim Derdim Dermanım Bilen Yok! Ecdada Vefa! Yüreğe Gömülmek!