İnsan ilişkilerinin doğası, çoğu zaman bir labirenti andırsa da aslında oldukça basit bir matematiksel temele dayanır: Etki ve tepki. Bizler her ne kadar hayatımızdaki kişilere belirli roller biçmeye çalışsak da, uzun vadede o rolleri doldurup dolduramayacaklarına karar veren yine o kişilerin kendileridir.
İlişkilerin ilk aşamasında genellikle bir "kredi" sistemi işler. Yeni tanıştığımız birine, önyargılarımızdan arınmış bir boş levha sunarız. Ancak zaman ilerledikçe, o levha karşı tarafın sergilediği davranışlarla dolmaya başlar. Verilen sözlerin tutulup tutulmaması, zor anlarda sergilenen tavır veya paylaşılan bir mutluluğa verilen samimi tepki, o kişinin hayatımızdaki konumunu sağlamlaştırır ya da sarsar.
Sadece davranışlar değil, bu davranışların arkasındaki niyet de belirleyicidir. İnsan zihni, bir iyiliğin çıkar için mi yoksa gerçekten değer verildiği için mi yapıldığını sezecek kadar hassas bir radara sahiptir. İyi niyetle yapılan bir hata affedilebilirken, art niyetle örülmüş bir "doğru" hareket bile insanda mesafe koyma isteği uyandırır. Niyet, bir ilişkinin görünmez omurgasıdır ve zamanla mutlaka yüzeye çıkar.
Duygusal bağın en kritik bileşeni ise kuşkusuz hissettirdiklaridir. Bir insanın yanında kendinizi ne kadar güvende, ne kadar değerli veya ne kadar "kendiniz" gibi hissettiğiniz, o kişinin kalbinizdeki yerini belirleyen asıl mühürdür. Bazı insanlar varlıklarıyla huzur verirken, bazıları sürekli bir savunma mekanizması geliştirmenize neden olur. Bu hisler, mantığın ötesinde bir yerleşim planı oluşturur.
Çoğu zaman birini hayatımızdan çıkardığımızda veya ona mesafe koyduğumuzda kendimizi suçlu hissederiz. Oysa bu süreç genellikle tek taraflı bir karar değil, bir sonuçtur. Biz sadece, karşımızdaki kişinin uzun süredir kendi elleriyle inşa ettiği o "uzaklık" kalesinin kapılarını kapatırız. İnsanlar, nezaketleri kadar kabalıklarıyla da, ilgileri kadar ilgisizlikleriyle de aslında bize nereye ait olduklarını fısıldarlar.
Bu durum, hayatın kontrolünü elimize almamızı sağlayan bir farkındalıktır. Kimseyi zorla başköşeye oturtamayacağımız gibi, hak etmeyeni de orada tutmak zorunda değilizdir. Herkes kendi hikâyesinin yazarı olduğu kadar, bizim hikâyemizdeki karakterinin de mimarıdır. Bu bilince erişmek, gereksiz hayal kırıklıklarını önler ve bize daha sağlıklı, daha dengeli sosyal çevreler kurma imkânı tanır.
Hayat bir sahne ise karakterlerin derinliğini ve kalıcılığını belirleyen şey bizim senaryomuzdan ziyade, oyuncuların sergilediği performanstır. İnsanları oldukları gibi kabul etmek ve onlara, kendi sergiledikleri verilere göre bir yer tahsis etmek ruhsal bir özgürlüktür. Unutmamak gerekir ki; hiç kimse bir başkasının hayatında, orayı ne kadar doldurabiliyorsa ondan fazlası olamaz.