Türkiye ekonomisinin nabzı dün yine manşetlere taşınan enflasyon verileriyle attı. Açıklanan rakamlar, sokağın gerçeği ile kâğıt üzerindeki veriler arasındaki o ince çizgiyi bir kez daha tartışmaya açarken, ekonomi yönetiminin "dezenflasyon" süreci olarak adlandığı bu dönemin ne kadar meşakkatli olduğunu gösteriyor. Fiyat etiketlerinin neredeyse her hafta değiştiği bir ortamda, enflasyonun sadece bir sayı değil, toplumun genel ruh halini belirleyen bir faktör haline geldiğini kabul etmek gerekiyor.
Lojistik sektörü ise bu denklemin en can alıcı noktasında duruyor. İlginç bir şekilde, nakliye ücretlerinin şu anki seviyeleri geçmiş dönemlere kıyasla oldukça makul seyrediyor. Gemilerin limanlardaki trafiği ve tırların yollardaki akışı devam etse de navlun ve taşıma maliyetlerindeki bu düşük seyir, nihai ürün fiyatlarına yansıma konusunda biraz nazlı davranıyor. Taşıma maliyeti düşerken raflardaki fiyatın neden yerinde saydığı sorusu, ekonomistlerin masasındaki en büyük bilmecelerden biri.
Burada devreye nakliye şirketlerinin değişen rolü giriyor. Artık bu firmalar sadece "yük taşıyan" birer operasyon merkezi olmaktan çıkıp, adeta birer finansman kuruluşu gibi görülmeye başlandı. Tedarik zincirindeki nakit akışını yöneten, ödeme vadelerini belirleyen ve piyasadaki likiditeyi bir nevi "kredilendirme" mantığıyla dengeleyen bu yapı, lojistiğin sadece fiziksel bir hareket değil, finansal bir enstrüman olduğunu kanıtlıyor. Şirketler, malı taşırken aslında paranın zaman maliyetini de sırtlanıyorlar.
Sektör temsilcilerinin kendilerini bu finansal yükün altında bulması, nakliye ücretlerinin düşük kalmasını da bir risk faktörüne dönüştürüyor. Eğer bir taşıma şirketi, verdiği hizmetin karşılığını enflasyon karşısında eriyen vadelerle alıyorsa, düşük ücretler sürdürülebilir olmaktan çıkıyor. Bu durum, Türkiye'deki ticaret döngüsünün en zayıf halkası haline gelme riski taşıyor. Çünkü lojistik çökerse, petrol fiyatı ne kadar düşük olursa olsun, malın sofraya ulaşma maliyeti kontrol edilemez bir boyuta ulaşabiliyor.
Tüm bu verileri alt alta koyduğumuzda, Türkiye ekonomisinin sadece faiz ve kur sarmalında değil, aynı zamanda operasyonel maliyetlerin yönetimi konusunda da bir sınav verdiğini görüyoruz. Brent petrolün desteği ve düşük nakliye ücretleri birer avantaj olsa da enflasyon canavarıyla baş etmek için yapısal reformların ve güven ortamının tesis edilmesi şart. Piyasaların "bekle ve gör" modundan çıkıp, rasyonel bir fiyatlama davranışına dönmesi en büyük temennimiz.
Dün açıklanan enflasyon rakamları bize şunu hatırlatıyor: Ekonomi sadece rakamlardan ibaret değildir; bir güven ve mantık meselesidir. Nakliye şirketlerinin birer banka gibi çalışmak zorunda kalmadığı, küresel enerji avantajlarının doğrudan halkın cebine yansıdığı bir düzen, sürdürülebilir büyümenin tek anahtarı gibi duruyor. Önümüzdeki aylar, bu karmaşık yapının nasıl sadeleşeceğini ve maliyet avantajlarının fiyat istikrarına dönüşüp dönüşmeyeceğini bizlere açıkça gösterecek.