Cümlelerin sineye ağır geldiği zamanlardan geçiyoruz. Kime, neye, nasıl ve ne kadar güveneceğiz derdi ile geçip gidiyoruz derken, “geçip gitmek” eylemi üzerine uzun uzun düşünmeye gerek duydum…. Geçip gidiyor muyuz gerçekten yoksa geçerken birilerine iyi ya da kötü dokunuyor muyuz? Trafikte mesela. Pazarda, yolda, okulda, markette, bakkalda, severken, seçerken acıtıyor muyuz birilerini? Gülümsüyor muyuz, yoksa küfürbaz olup çıktık mı? Hangisini ne kadar doldurduk hayatımıza? Başkasının hakkına girip zamanından, enerjisinden, umudundan çalıyor muyuz mesela? Zaman su gibi akarken kimde nasıl ve ne kadar kalıyoruz? Anladım, sevdim, yanındayım, arkandayım, ben yardımcı olurum, bana bırakın…vs derken içten miyiz? Kim bizde ne kadar kaldı biz kimde ne kadar kaldık? Diye sormayı bırak. Umurumuzda bile değil bunlar. Sadece ve sadece yaşadığımıza, günü geçirdiğimize, kitabına uydurup uyduramadığımıza, işimizi yüzdürüp yüzdüremediğimize bakıyoruz… İnsan neden tıkılıp kaldı; 21.yüzyılın tam da ortasında bu bencil yüzün içine ve bunu sever gibi insancıl gibi çağdaş gibi takılarak yapıyor ya en çok da bu anlamsız geliyor bana…
İnsan kendini aldatıyor ama farkında değil sanırdım eskiden. Şimdi anlıyorum ki buz gibi farkında olan bitenin… İşine böyle geliyor. İşimize böyle geliyor. Anlar gibi inanır gibi bilir gibi hatta sever gibi olmak işimize geliyor çünkü, “miş gibi” hayat anlayışı en ince yerlerimize sirayet edivermiş işte… “Miş maskesi” o kadar çoğalmış ki yaşamımızda iyiymiş gibi anlıyormuş gibi seviyor, inanıyor, biliyormuşşş gibi yaşamak hepimizin sıradan rolleri oldu! Derinlik, erdem, ahlak, hakkaniyet, adalet umurumuzda değil ama dilimizde en çok bu kelimeler var… Bilmediğimizse dilimize pelesenk olan bu kelimelerin gerçek anlamlarını yitiriyor olması… Hassasiyetlerimiz yerini günlük, hatta anlık çıkarlara bıraktığından beri insan değil insanlık ölüyor ve bu duruma en çok yaygara koparan da insan….Yüksek sesle bağırdığımız her olumsuz şeyi, en çok kendimiz yapar olduğumuzdan beri, belki de bize küstü Tanrı ve zaman… Çünkü maskelerimiz bile tene dar gelir kendi yüzünden utanır oldu!
Öyleyse ne yapalım? Ne yapalım bilmiyorum ama ne yapmayacağımı artık çok iyi biliyorum… Gitmeli ama kendinden değil, zamandan, andan hiç değil… Kalabalık şeylerden, sahte şeylerden, Tanrı’sız şeylerden, kimsesizliği bilmeyen şeylerden, merhametsiz-vicdansız şeylerden ve ki umutsuz şeylerden gitmeli… Ama kendinde kalmalı insan... Kendinde kalmalı ama gereksiz, şifasız, türkü ’süz şeylerden de gitmeli… Bir de Tanrı hakkını bilmeyenden gitmeli. Hem de en uzağa…
Hasan Yayla
Tedarik Zinciri Ve Lojistik Açısından NATO Toplantısı
Dr. Cemil Paslı
Hey Gidi Günler Hey!
İmdat Yayla
Kutlu Bir Görev, Yeni Bir Dönem: Sedat Göncü Başkanımıza Hayırlı Olsun
Ahmet Turan (Gazeteci-Yazar)
Bakan Çiftçi’nin Duası
Prof. Dr. Mevlüt Mülayim
Hububat Fiyatları ve Dane Kayıpları
Özkan Buyrucu
Babacan Otorite ve Kurumsallaşma Sınavı
Erol Sunat
Türk Yeter Ki Sağ Olsun
Beyza Bandırma Kelek (Eğitim Koçu)
Çocuklar YKS’ye, Anne Babalar Sabra Hazırlanmalı
Ali Sait Öge (Gazeteci-Yazar)
Unutulan Gazeteciler Ve Kaybolan Vefa
Ömer Kacar (Eğitim Gücü Sen İlçe Temsilcisi)
Kel Başa Şimşir Tarak; İki Kelimelik Devrim