“Fazla düşünme, Allah'a bırak, zaten sana yazılan senin yoluna düşer...” Bu cümle, bir teselli fısıltısı yahut basit bir nasihat değil; bilakis, insan ruhunun iki büyük kutbu olan irade ve teslimiyet arasındaki ebedi dansın özlü bir ilanıdır. İnsanoğlu, zihnini çağdaş bir örümcek ağı gibi gererek, henüz dokunulmamış yarınları bugünden yakalamaya çabalarken; bu kadim söz, kalbimize sükûnetin mührünü vurur. Yaşamın dolambaçlı dehlizlerinde yürürken, omuzlarımızdaki "ne olacak" kaygısının gereksiz ağırlığını atıp, irademizin hudutlarını idrak etmeye ve ötesindeki o Yüce Dengeleyici Güç'e tevekkülle el uzatmaya çağırır bizi. Çünkü hakikat şudur ki; kalp, aklın labirentlerinden daha uzun bir menzili görür ve yazgının o büyük nehrinde yüzen her damla, varoluşun kendisi tarafından ait olduğu denize doğru akıtılacaktır.
İnsan, dünya sahnesinin en meraklı, lakin en kaygılı aktörüdür. Zihin, bitimsiz bir labirentin koridorlarında titreyerek gezen bir mum ışığıdır adeta; her bir köşeyi aydınlatma telaşıyla, aslında gölgeleri daha da uzatır. Endişe dediğimiz o zehirli tohum, henüz doğmamış sabahların yükünü bugünün taze toprağına taşıyan ağır, paslı bir sandıktır. Oysa ilahi davet, işte bu 'fazla düşünme' prangasını çözmeye yöneliktir. Bu, miskinliğe bir davet değil; tam aksine, yüreği saflaştırılmış, arınmış bir eyleme hazırlıktır. Bırakmak, vazgeçmek değildir; var gücünle çabaladıktan sonra, sonucu "Evrenin O Eşsiz Mimarının" kudretine teslim etme erdemidir. Yalnızca bu teslimiyet anında zihin, kaostan sıyrılır ve kalbin derinliklerindeki o ebedi, sakin limana demir atma iznini bulur.
Sözün ikinci kanadı olan, “zaten sana yazılan senin yoluna düşer,” ifadesi, görünmez bir kader mührünü kalbimize basar. Bu, yazgının, bir suyun kendi yatağını bulması gibi, kaçınılmaz bir akış olduğunu fısıldar bize. Her ruh, dünyaya inerken kendi sırrının haritasını da beraberinde getirir sanki. O haritada çizilmiş menziller, ne kadar saparsak sapalım, bizi kendilerine doğru çeken görünmez manyetik alanlar yaratır. Karşımıza çıkan her sarsıntı, her tesadüfi karşılaşma, her çatal yol; aslında o büyük, ilahi tablonun sabırla işlenmiş, gözle görülmez bir iğne oyasıdır. Yolumuza düşen her şey, ister bir lütuf ister bir imtihan kılığında gelsin, ait olduğu zaman diliminde tam da bize ulaşacaktır.
Teslimiyet, sanıldığı gibi korkaklık ya da bir miskinlik eylemi değil; aksine, en yüksek idrakin, en cesur kabullenişin biçimidir. Bu, bir deniz fenerinin, fırtınaların şiddetine karşı değil; kendi varoluş gayesine sırtını vererek, ışığını sarsılmaz bir inançla yayması gibidir. İnsan, hayatın coşkun sularına karşı inatla kürek çekmek yerine, nihayet sırtını ilahi rüzgâra dönebilmeli ve akışa duyulan o köklü güveni içselleştirmelidir. Fazla düşünmenin getirisi, sadece suyun yüzeyinde gereksiz dalgalanmalar, anlamsız çalkantılar yaratmaktır; oysa Allah'a bırakmak, ruhun en dibindeki o berrak, dingin suya, kaynağın kendisine inmek demektir. İşte o dipte, aradığımız tüm cevaplar, sessizliğin en yüksek sedasıyla yankılanır.
Yolumuza düşen her hadise, Yüce Kalem'den bize gönderilmiş bir işaret, bir mektuptur. Bazen önemsiz bir kırıntı, bazen de aşılması gereken koca bir dağ olur bu yazılanlar. Mühim olan, sadece gözlerimizle değil, o körleşmeyen, daima uyanık olan gönlümüzle bakabilmektir. Zira yazılan, nadiren arzu ettiğimiz o pürüzsüz biçimde gelir; bazen bir kayıp suretinde, bazen de zorlu bir mücadele kılığında görünür. Fakat her biri, ruhun tekâmül yolculuğunda atılması zorunlu olan o kutlu adımdır. Kader, kaba saba bir senaryo değil, incelikle tasarlanmış, pedagojik bir plandır. Bize düşen, düşen şeyin ağırlığına kilitlenmek yerine, taşıdığı ilahi dersi okumaya çalışan bir talebe olabilmektir.
Güven, bu varoluş metninin en büyük anahtar kelimesidir. İnsan, kendi zihninin kısır, sınırlı hesaplarına takılıp kaldığında, evrenin sunduğu sonsuz olasılıklar bahçesini ıskalar. Allah'a bırakmak ise bu sonsuz olasılıklara ardına kadar açılan bir kapıdır. Bu güven, öyle güçlü bir tılsım gibi işler ki, gereksiz endişe sislerini dağıtır; çünkü kişi artık derin bir teslimiyetle bilir ki; ne eksik ne fazla, tam da ihtiyacı olan şey, tam da olması gereken zamanda kapısını çalacaktır. Bu yüce teslimiyetle omuzlardan kalkan yük, insana, hayatın anlık, elden kayıp giden güzelliklerini fark edebileceği bir hafiflik ve berraklık bahşeder.
Netice itibarıyla, o kadim söz bize insanın varoluşsal denklemini en yalın biçimde çözer: İradeyle çabalamak, o meşakkatli yolu yürümek bizim sorumluluğumuzdur; fakat bu yolun neticesini ve zamanlamasını tayin etmek, nihai olarak ilahi iradenin tasarrufudur. Zihin nihayet susunca kalp konuşmaya başlar ve yazgının ince ipliği, sabırla bekleyenlerin yoluna kendiliğinden, bir ışık huzmesi gibi serilir. Bırakalım o ince endişe sisleri dağılsın; zaten bize ait olan, zamanı gelince bir mektup gibi kalbimizin eşiğine sessizce bırakılacaktır. Bu idrak ve bilinçle yaşamak, sadece huzurlu değil, aynı zamanda manevi derinliği olan bir hayat yolculuğunun en kutlu anahtarıdır.