Sevgili Arkadaşlarım, Kıymetli Dostlarım, Canlar,
İçinde yaşadığımız dünyanın en büyük meselelerinden biri, gerçeğin artık olduğu gibi söylenememesidir. Yöneticiler, medya aracılığıyla insanları anlaşılmaktan çok idare etmek istiyor. Yanlış bir söz söylediklerinde yanlışlarının yüzlerine vurulmamasını, açık bir çelişkiye düştüklerinde bunun görülmemesini, hatta gerçeğe aykırı konuştuklarında bile nezaket adına susulmasını bekliyorlar. Çağımızın insanı, hakikati işitmekten çok kendi kanaatinin tasdik edilmesini istiyor.
Bu hastalık, yalnızca günlük ilişkilerimize sirayet etmiş değil. Siyasetin dilinde, devlet yönetiminde, medyada ve toplumsal hayatın hemen her alanında aynı eğilimin izlerini görüyoruz. Hakikat bazen siyasi faydanın, bazen günlük hesapların, bazen de "strateji" denilen belirsiz bir kavramın arkasına saklanıyor. Doğru, şartlara göre yeniden tarif ediliyor; yanlış ise uygun bir gerekçe bulunduğunda mazur gösteriliyor. Eleştiriden kaçan, onaylanma bekleyen yöneticiler, hakikat yerine kitleleri konsolide eden siyasetçiler ve çelişkileri görmezden gelen gazeteciler, insanlara yanlışı doğru diye empoze eder hâle geldi.
Kıymetli Dostlarım, Canlar,
Güneş batarken arkasından yas tutmak neyi değiştirir ki? Önemli olan, o karanlığın ardından yeniden doğduğunda ilk adımı nereye atacağımızdır. Hayat, eksiklerimizle ya da geçmişin kayıplarıyla değil, tam şu an takındığımız tavırlarla şekillenir. Dünya, tereddüt edenlerin değil, korkusuzca sahneye çıkanların etrafında döner. Sadece korkmamaya başladığımız an, var olandan öte, gerçekten "yaşamaya" başladığımız andır.
Hayatın en büyük ironisi şudur: Korktuğumuz şeyin üzerine gitmediğimiz sürece o korku büyür. “Hayatta yapabileceğin en büyük hata, bir hata yapacağından sürekli korkmaktır.” Bu cümle, modern insanın en büyük felaketini özetler. Mükemmeliyetçilik kisvesi altında saklanan korkaklık bizi yerimize çiviler. Oysa unutmayalım ki eğer hayat sürekli sütliman ve sevinç dolu olsaydı, ne sabrı öğrenebilirdik ne de ruhumuzu olgunlaştıracak o çetin fırtınaları atlatabilirdik.
Kimi zaman devasa zaferler bekleriz ama atalarımızın dediği gibi: “Bazen yaşamak bile cesaretin kendisidir.” Sabah uyanıp hayata yeniden tutunmak, o görünmez yükleri omuzlamak başlı başına bir kahramanlıktır. Ve en nihayetinde, tüm bu cesaret arayışının getirdiği o sarsıcı gerçekle yüzleşiriz. Her insan aslında cesurdur. Sorun şu ki gücü hep dışarıda, birilerinden gelecek onayda, bir liderde ya da elverişli koşullarda ararız. Başkalarından beklediğimiz o cesaret, aslında kendi içimizin en kuytu köşesinde bizi beklemektedir. Dışarıdan yardım beklemek, insanın kendi özüne ihanet etmesidir.
Sevgili Arkadaşlarım, Kıymetli Dostlarım, Canlar,
Elbette devletlerin politikaları değişebilir. Siyasi partiler farklı yollar önerebilir, devlet adamları milletin güvenliği ve geleceği için çeşitli stratejiler geliştirebilir. Uluslararası ilişkilerde her söz açıkça söylenmeyebilir. Diplomasinin kendine mahsus bir dili, zamanı ve yöntemi vardır. Ancak diplomasi başka, millete gerçeğin yerine kurgulanmış bir hikâye anlatmak başkadır. Strateji başka, vatandaşı doğru olmayan bir siyasetin taraftarı hâline getirmek başkadır. Gerçek, üzerine ne kadar kalın örtüler örtülürse örtülsün, eninde sonunda kendi yolunu bulur. Asıl tehlike, bu arayıştan vazgeçtiğimiz an başlar. Hakikati savunmak bugün her zamankinden daha cesur bir duruş gerektiriyor. Çünkü insanlara duymak istediklerini değil, bilmeleri gerekenleri söylemek kısa vadede rahatsız edici olabilir. Ne var ki kurgulanmış hikâyeler üzerine kurulmuş bir toplum, ilk büyük fırtınada savrulmaya mahkûmdur. Toplumsal sağlığımız ve geleceğimiz için diplomasiyi kılıf, stratejiyi bahane yaparak gerçeği bükmekten vazgeçmek zorundayız.
Bugün tüm toplumun en yaygın iletişim alanı olan sosyal medya, hayatımızı kolaylaştırırken ne yazık ki kendi karanlık kültürünü de beraberinde getirdi. Artık fikirlerin özgürce tartışıldığı platformlar olmaktan çıkan bu dijital mecralar, sıklıkla birer infaz alanına dönüştü. Farklı düşünen insanları bezdirme, korkutma ve hedef gösterme üzerine kurulan dijital linç kültürü maalesef sıradanlaşmış durumda. Bu vahşi tablonun en acı yönü ise saldırıların kaynağı; çoğu zaman kimliği belirsiz sahte profiller üzerinden yürütülen bu operasyonlar maskesiz bir cesaret örneği sunuyor. Ancak daha da düşündürücü olanı, bu linçlerin bazen en yakın çevremizdeki kişiler tarafından yapılması. Yıllarca aynı masayı paylaştığımız, yüz yüze geldiğinde size tebessüm eden insanların ekran arkasında nasıl birer cellada dönüşebildiğini şaşkınlıkla izliyorum. İnsanlar, yüz yüze söyleyemedikleri en ağır eleştirileri, hatta hakaretleri, ekranın sağladığı anonimlik duygusuyla fütursuzca dile getirebiliyor. Aslında bu durum insanın korkaklığının da bir özetidir. Dijital dünyanın sunduğu o güvenli mesafe, insanlara gerçeğin arkasına saklanma lüksü veriyor. Yüz yüze gelindiğinde yutkunulan kelimeler, klavye tuşlarına basıldığında birer kurşuna dönüşüyor. Empati yeteneğinin zayıfladığı, hoşgörünün tamamen yok olduğu bu ekosistemde herkes kendini birer savcı ve hâkim ilan etmiş durumda.
Unutmayalım ki klavye başında yazılan her zalimce cümle, gerçek hayatta bir insanın ruhunda onarılamaz yaralar açıyor. Ekranlar bizi birbirimize yakınlaştırmış gibi görünse de aslında aramızdaki mesafeyi kapatılamaz uçurumlara dönüştürüyor. Belki de dijital dünyada klavyeye dokunmadan önce kendimize şu soruyu sormalıyız: "Bu cümleyi o kişinin yüzüne karşı söylemeye gerçekten cesaretim var mı?" Cevabınız "hayır" ise parmaklarınızın ucundaki o gücü serbest bırakmadan önce iki kez düşünün. Çünkü anonimlik, vicdansızlığın meşru müdafaası olamaz.
Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Çevrenizde dijital linç kültürüne maruz kaldığınız veya şahit olduğunuz anlar oldu mu?
Saygılarımla, vesselam.
İmdat Yayla
Hakikatin Sessizliği ve Kurgulanmış Gerçekler
Dr. Cemil Paslı
“Kanaat” mi, “Bilgi” mi?
Hasan Yayla
Konya Lojistiğinde Güçlü İş Birliği
Selim Özdemir
Toplumsal Ahlaki Değerlerin Yozlaşması
Muhammed Kemal Erdem
Bir Gazi'nin İsmini Taşımak: Dedem Kemalettin Erdem
Ahmet Turan (Gazeteci-Yazar)
Kendimize Bir Baksak
İlayda Mangal (Psikolojik Danışman)
Okula Uyum Süreci Sadece Çocuğun Değil Ebeveynin de Geçiş Süreci
Beyza Bandırma Kelek (Eğitim Koçu)
30 Ağustos: Bir Milletin Tarihe Yazdığı Son Söz
Özkan Buyrucu
Asya Fırtınası Karşısında Türk Sanayisi