Milliyetçilik, bu topraklarda hiçbir zaman yalnızca bir söz, bir afiş, bir kalabalık heyecanı olmadı.
Milliyetçilik; taşın altına elini koyma cesaretiydi, bedel ödeme iradesiydi. Bugün ise sormamız gereken ağır bir soru var:
Biz milliyetçiliği yaşatıyor muyuz, yoksa yalnızca tekrarlıyor muyuz?
Ziya Gökalp, milliyetçiliği kuru bir öfke değil; kültürle, ahlakla ve ilimle yoğrulmuş bir ülkü olarak tarif ediyordu. Ona göre millet; aynı dili konuşan değil, aynı şuuru paylaşan insanların adıdır.
Atsız, milliyetçiliği romantik bir nostaljiye hapsetmedi; karakter meselesi yaptı. “Türkçülük, süs için taşınmaz” derken, omurgasız bir aidiyetin Türk’e yakışmadığını haykırıyordu.
Alparslan Türkeş ise milliyetçiliği kürsülerde bırakmadı; teşkilata, disipline, fedakârlığa ve devlete sadakate dönüştürdü.
Peki bugün ne durumdayız?
Bugün milliyetçilik çoğu zaman bir profil fotoğrafına, bir etiket cümlesine, bir anlık öfkeye sıkışıyor.
Oysa milliyetçilik;
– İşini iyi yapmak,
– Kul hakkından sakınmak,
– Devlete zarar verecek her davranıştan uzak durmak,
– Gençleri sadece sloganla değil ahlakla yetiştirmek demektir.
Milliyetçilik bağırmak değildir; susman gereken yerde susmayı bilmektir.
Milliyetçilik düşman üretmek değil; milleti ayakta tutacak değerleri inşa etmektir.
Ülkücülük, her rüzgârda yön değiştiren bir kimlik hiç değildir. Ülkücülük; konjonktüre göre konuşmak değil, zamana direnmektir. Bugün alkış alan cümleler kurmak kolaydır; zor olan, yarın da arkasında durabileceğin bir duruş sergilemektir.
Unutulmamalıdır ki bu hareket, hapishanelerde çürüyenlerin, darağaçlarına yürüyenlerin, ismini mezar taşına bile yazdıramayanların omuzlarında yükseldi.
Bu miras, hafif taşınacak bir yük değildir.
Eğer milliyetçilik yalnızca konuşuluyorsa, zayıflıyordur.
Eğer milliyetçilik sorumluluk almıyorsa, eriyordur.
Eğer milliyetçilik ahlaktan kopuyorsa, başkalaşıyordur.
Bugün ülkücü camianın ihtiyacı yeni sloganlar değil; eski ciddiyetidir.
Yeni düşmanlar değil; yeniden dirilen bir karakterdir.
Çünkü milliyetçilik, ne kadar yüksek sesle söylendiğiyle değil; ne kadar ağır taşındığıyla ölçülür.
Ve artık şunu açıkça söylemenin vaktidir:
Milliyetçilik, bedel ödemeye niyeti olmayanların ağzında emanet durur.
Ülkücülük; rahat koltuklardan ahkâm kesme işi değil, risk aldığında geri adım atmama iradesidir.
Bugün herkes “ben de milliyetçiyim” diyebilir.
Ama herkes doğruyu yanlışın karşısında savunamaz.
Herkes slogan atabilir; ama herkes yalnız kaldığında da ülkücü kalamaz.
Bu hareket, susması gereken yerde susup, konuşması gereken yerde yalnız kalmayı göze alanların hareketidir.
Gücün yanında duranların değil, hakikatin yükünü taşıyanların yoludur.
Şunu bilelim:
Milliyetçilik; kalabalıkken cesur, tenhayken suskun olanların işi değildir.
Ülkücülük; menfaatle şekil alan bir kimlik değil, menfaati elinin tersiyle itebilen bir şahsiyet imtihanıdır. Ve eğer bugün bu sözler rahatsız ediyorsa, bilinsin ki sorun sözlerde değil; ülkücülüğü hafifleten omuzlardadır.