Bir toplumun gerçek zenginliği yalnızca ekonomisiyle, teknolojisiyle, yollarıyla, binalarıyla ya da sahip olduğu maddi imkânlarla ölçülemez. Bir toplumu ayakta tutan asıl güç; insanların birbirine duyduğu güven, büyüğe saygı, küçüğe sevgi, merhamet, edep, haya, dürüstlük, komşuluk, vefa ve sorumluluk gibi ortak değerlerdir.
Ne var ki bugün dönüp çevremize baktığımızda, bu değerlerin bir kısmının giderek zayıfladığını görüyoruz.
Üstelik mesele yalnızca değerlerin kaybolması değildir. Asıl düşündürücü olan, kaybolma hızının her nesilde biraz daha artmasıdır.
Çünkü hiçbir nesil hayata sıfırdan başlamaz.
Her çocuk dünyaya geldiğinde ilk eğitimini ailesinden alır. Anne ve babasının söylediklerinden çok, yaptıklarını öğrenir. Bir büyüğe nasıl hitap edildiğini, komşuya nasıl davranıldığını, sofrada nasıl oturulduğunu, verilen sözün tutulup tutulmadığını, ihtiyaç sahibine nasıl yaklaşıldığını, öfke anında nasıl davranıldığını önce evinde görür.
Dolayısıyla toplumsal değerler aslında kitaplardan önce insandan insana aktarılan bir mirastır.
Fakat burada önemli bir problem ortaya çıkıyor:
Her nesil, anne ve babasından gördüğü değerlerin ne kadarını kendi hayatına taşıyor?
Farz edelim ki bir nesil kendisine aktarılan değerlerin yüzde 90'ını yaşatabildi. Sonraki nesil bunun yüzde 80'ini, onun çocukları da kendisine ulaşanın yüzde 70'ini hayatına taşıdı.
İlk bakışta kayıp küçük görünebilir.
Ama değer aktarımı böyle devam ettiğinde kayıp toplanmaz, katlanarak büyür.
Çünkü üçüncü nesil artık birinci neslin sahip olduğu değerlerin tamamını görerek büyümemektedir. Kendisine ulaşabilen kısmı görmektedir. O da bunun yalnızca bir bölümünü kendi çocuklarına aktaracaktır.
İşte toplumsal yozlaşmanın en tehlikeli taraflarından biri budur.
Her nesil yalnızca kendi kaybettiğinden değil, kendisine ulaşmadan önce kaybedilmiş değerlerden de mahrum olarak hayata başlıyor.
Bir zamanlar ayıp kabul edilen davranış önce hoş görülmeye başlanıyor. Ardından sıradanlaşıyor. Bir süre sonra normal kabul ediliyor. Daha sonra ise o davranışı yanlış bulan insan garipsenmeye başlanıyor.
Toplumsal değerlerdeki değişimin belki de en çarpıcı göstergesi budur:
Yanlışın yapılması değil, yanlış olduğunun unutulması.
Eskiden insanlar bazı davranışlardan yalnızca kanun yasakladığı için uzak durmazdı. Mahalle ne der, ailem ne düşünür, vicdanım buna razı olur mu diye düşünürdü. İnsanı denetleyen yalnızca devletin koyduğu kurallar değildi; aile terbiyesi, toplumsal vicdan ve kişinin kendi ahlak anlayışı da güçlü birer denetim mekanizmasıydı.
Bugün ise giderek daha fazla davranışta ölçünün değiştiğine şahit oluyoruz.
“Doğru mu?” sorusunun yerini zaman zaman “Bana faydası var mı?” sorusu alıyor.
“Hak mı?” yerine “Yakalanır mıyım?”
“Ayıp mı?” yerine “Herkes yapıyor.”
“Vicdanen doğru mu?” yerine “Kanunen suç mu?”
Bu değişim küçümsenecek bir mesele değildir.
Çünkü ahlakın yalnızca kanunlarla korunabileceğini düşünmek büyük bir yanılgıdır. Kanun insanın her anının başında bekleyemez. Kamera her sokağı göremez. Polis her insanın yanında bulunamaz.
Ama insanın içerisinde güçlü bir vicdan varsa, kimsenin görmediği yerde de doğru olanı yapabilir.
Toplumları asıl ayakta tutan da budur.
Çocuklar Söylediklerimizi Değil, Yaşadıklarımızı Miras Alıyor
Çoğu zaman genç neslin davranışlarından şikâyet ediyoruz.
“Bizim zamanımızda böyle değildi.”
“Gençlerde saygı kalmadı.”
“Çocuklar artık büyüklerini dinlemiyor.”
“Komşuluk bitti.”
“Kimsenin kimseye tahammülü yok.”
Belki bunların bir bölümünde haklıyız. Fakat burada kendimize sormamız gereken daha zor bir soru var:
Biz çocuklarımıza, kendi anne ve babamızdan gördüklerimizin ne kadarını gösterebildik?
Çocuğumuza büyüklere saygılı olmasını söyledik ama kendi anne babamıza nasıl davrandık?
Telefonu bırakmasını istedik ama yemek masasında kendi telefonumuzu bıraktık mı?
Dürüst olmasını öğütledik ama onun yanında küçük menfaatlerimiz için gerçeği değiştirdik mi?
Sabırlı olmasını istedik ama trafikte, alışverişte veya günlük hayatımızda sabrı gösterebildik mi?
Komşuluk ilişkilerinin bittiğinden şikâyet ettik ama kaç komşumuzun kapısını çaldık?
Çünkü çocuklarımız bizim nasihatlerimizi değil, büyük ölçüde hayat tarzımızı miras alıyor.
Bu nedenle ahlaki yozlaşmayı yalnızca yeni neslin problemi olarak görmek kolaycılık olur.
Her neslin bunda bir payı vardır.
Yozlaşma Neden Hızlanıyor?
Geçmişte bir çocuğun dünyasını büyük ölçüde ailesi, akrabaları, öğretmeni ve yaşadığı çevre şekillendirirdi. Bugün ise çocuklarımızın dünyasına artık dünyanın herhangi bir noktasından saniyeler içerisinde ulaşılabiliyor.
Telefon ekranı, bazen anne babadan daha fazla çocukla vakit geçiriyor.
Sosyal medya, dijital içerikler ve sürekli tüketim kültürü yalnızca ne satın alacağımızı değil; neye güleceğimizi, neyi normal karşılayacağımızı, nasıl konuşacağımızı ve hatta neyi değerli göreceğimizi bile etkileyebiliyor.
Üstelik geçmişte toplumsal değişim yıllar, hatta nesiller içerisinde gerçekleşirken bugün bazı davranış kalıpları birkaç ay içerisinde milyonlarca insana ulaşabiliyor.
Bu nedenle değer kaybının hızı da geçmiş dönemlerden farklı bir boyuta ulaşabiliyor.
Aile değer aktarmakta yavaş kalırken dijital dünya son derece hızlı davranıyor.
Anne baba çocuğuyla günde belki birkaç saat iletişim kurarken, ekranlar saatler boyunca onun zihnine düşünce, davranış ve yaşam biçimi sunuyor.
Böyle bir ortamda değerlerin kendiliğinden korunacağını düşünemeyiz.
Her Nesil Zincirin Bir Halkasıdır
Belki de meseleyi şöyle düşünmeliyiz:
Dedelerimizden anne babalarımıza, onlardan bize, bizden çocuklarımıza uzanan görünmez bir zincir var.
Bu zincirin adı değer aktarımıdır.
Biz yalnızca bugünün insanları değiliz. Geçmişten aldığımız bir emaneti geleceğe taşıyan insanlarız.
Eğer bize yüz birimlik bir değer mirası bırakılmışsa ve biz bunun seksenini çocuklarımıza aktarabiliyorsak, yalnızca yirmi birim kaybetmiş olmuyoruz.
Çünkü çocuklarımız seksenle başlayacak.
Onlar da bunun bir bölümünü kaybettiğinde torunlarımız daha düşük bir noktadan başlayacak.
Birkaç nesil sonra insanlar bir zamanlar toplumun temel değeri olan davranışları yalnızca eski insanların hikâyeleri olarak dinlemeye başlayabilir.
İşte bu yüzden değer kaybı doğrusal değil, nesiller boyunca biriken bir aşınmadır.
Ve müdahale edilmediğinde her yeni nesilde daha görünür hâle gelir.
Peki Çözüm Nerede?
Çözüm geçmişi kutsayıp bugünü suçlamak değildir.
Her dönemin kendi problemleri vardı. Geçmişte yaşayan bütün insanların kusursuz, bugünün gençlerinin ise değersiz olduğunu söylemek hem yanlış hem de haksızlık olur.
Çözüm, önce kendi neslimizin sorumluluğunu kabul etmektir.
Çocuklarımızdan görmek istediğimiz davranışları önce kendimiz yaşamalıyız.
Saygı istiyorsak saygı göstermeliyiz.
Dürüstlük istiyorsak dürüst olmalıyız.
Merhamet istiyorsak merhamet göstermeliyiz.
Kitap okumalarını istiyorsak bizi kitap okurken görmeliler.
Telefon bağımlılığından şikâyet ediyorsak önce kendi ekran süremize bakmalıyız.
Büyüklerine sahip çıkmalarını istiyorsak bizim de kendi büyüklerimize nasıl sahip çıktığımızı görmeliler.
Çünkü değerler anlatılarak öğretilebilir ama yaşanarak aktarılır.
Belki de bugün sormamız gereken en önemli soru şudur:
“Çocuklarımız neden bizim gibi değil?” değil, “Biz anne babalarımızdan aldığımız hangi değerleri çocuklarımıza aktaramadık?”
Bu soruya vereceğimiz samimi cevap, toplumsal yozlaşmanın nedenlerini anlamamızda önemli bir başlangıç olabilir.
Unutmamalıyız ki hiçbir toplum bir sabah uyandığında bütün değerlerini kaybetmiş olmaz.
Değerler yavaş yavaş aşınır.
Önce küçük bir taviz verilir.
Sonra o taviz alışkanlığa dönüşür.
Alışkanlık normalleşir.
Normalleşen davranış yeni nesle aktarılır.
Ve bir gün dönüp baktığımızda, kaybettiğimiz şeyin aslında tek bir davranış değil, bir yaşam kültürü olduğunu fark ederiz.
Bu yüzden mesele yalnızca bugünü kurtarmak değildir.
Mesele, bizden sonraki neslin hayata hangi değerlerle başlayacağını belirlemektir.
Biz anne babalarımızdan aldığımız emaneti eksilterek mi bırakacağız, yoksa üzerine güzellikler ekleyerek mi?
Çünkü bugün bizim normalleştirdiğimiz şeyler, yarın çocuklarımızın karakteri olacak.
Onların normalleştirdikleri ise torunlarımızın dünyasını kuracak.
Toplumun geleceği yalnızca çocuklarımıza bıraktığımız evlerde, arsalarda, şirketlerde veya banka hesaplarında değildir.
Asıl mirasımız;
onlara bıraktığımız ahlaktır, terbiyedir, vicdandır ve insanlıktır.
Ve belki de en büyük sorumluluğumuz, bizden sonraki nesle daha fazla şey bırakmak değil;
daha az değer kaybettirmektir.
Selim Özdemir
Toplumsal Ahlaki Değerlerin Yozlaşması
Hasan Yayla
Kazanmak, Kaybetmemektir
Dr. Cemil Paslı
"Sahip olmak” mı, "Olmak” mı?
Muhammed Kemal Erdem
Bir Gazi'nin İsmini Taşımak: Dedem Kemalettin Erdem
Ahmet Turan (Gazeteci-Yazar)
Kendimize Bir Baksak
İmdat Yayla
Doç. Dr. Yusuf Yavuz Liderliğinde Konya Sağlıkta Tarih Yazıyor
İlayda Mangal (Psikolojik Danışman)
Okula Uyum Süreci Sadece Çocuğun Değil Ebeveynin de Geçiş Süreci
Beyza Bandırma Kelek (Eğitim Koçu)
30 Ağustos: Bir Milletin Tarihe Yazdığı Son Söz
Özkan Buyrucu
Asya Fırtınası Karşısında Türk Sanayisi