Epstein adası bir sapkınlığın mekânı değil sadece; Batı’nın yıllardır parlatılan vitrininin arka odasıdır. Orada yaşanan vahşet, “istisna” diye geçiştirilecek bir sapma değil, sistemin ta kendisidir. Çünkü mesele bir adam değil; onu koruyan, görmezden gelen, susarak büyüten zihniyettir.
Yıllardır bize ne anlatıldı?
Batı hukuk demekti.
Batı insan haklarıydı.
Batı ahlâktı, özgürlüktü, medeniyetti.
Peki o ada neden yıllarca dokunulmaz kaldı?
Neden isimler ortaya döküldükçe dosyalar kapandı?
Neden çocukların çığlığı, kravatlı adamların fısıltısında boğuldu?
Çünkü Batı’nın hukuku, güçlünün hukukudur.
Çünkü Batı’nın ahlâkı, çıkarla sınırlıdır.
Çünkü Batı, kendi günahını “özgürlük”, başkasının direncini “gericilik” diye yaftalamayı iyi bilir.
Epstein adasında yaşananlar, Hollywood’un kırmızı halısına, finans merkezlerinin cam kulelerine, siyaset kürsülerinin arkasına kadar uzanan bir zincirdir. O zincirin halkaları kopmadı; sadece cilalandı. Dosyalar rafa kalktı, tanıklar sustu, gündem değişti. Medeniyet dedikleri şey, işlerine gelmediğinde sessizliktir.
Ama asıl ibretlik olan şudur:
Bu tabloya rağmen hâlâ Batı’ya hayranlık duyanlar var.
Ahlâkını, ölçüsünü, yönünü oradan ithal etmeye çalışanlar var.
Kendi toplumuna burun kıvırıp, bu çürümüş yapıyı “ilerleme” diye pazarlayanlar var.
Epstein adası bize şunu haykırıyor:
Mesele Doğu’nun geri kalmışlığı değil, Batı’nın ikiyüzlülüğüdür.
Mesele din, kültür ya da coğrafya değil; denetimsiz güçtür.
Ve Batı, gücü denetlemeyi değil, gizlemeyi seçmiştir.
Bugün hâlâ o adanın tam hesabı sorulmadıysa, bunun adı adalet değildir.
Bugün hâlâ büyük isimler korunuyorsa, bunun adı hukuk değildir.
Bugün hâlâ “ama Batı” diye başlayan cümleler kuruluyorsa, bunun adı körlüktür.
Batı hayranlığı, Epstein adasının kapısında bitmeliydi.
Bitmediyse, mesele hayranlık değil; teslimiyettir.
Ve hakikat şudur:
Medeniyet, vitrinde değil; hesap verebilirliktedir.
Ahlâk, nutukta değil; zor zamanda alınan tavırdadır.
Batı bu sınavdan kaldı.
“Asıl sarsıntı da tam burada başlar.”