DOLAR 0,0000
EURO 0,0000
STERLIN 0,0000
ALTIN 000,00
BİST 00.000
Advert
YUSUF ERDEM
YUSUF ERDEM
Giriş Tarihi : 03-04-2022 15:17

40 Yıl Önce Ramazanlar

'Ramazan ayının ilk iftarından sonra tiryakisi olduğum kahvemi yudumlarken, hani bir söz vardır ya “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” diye; aklıma kırk yıl öncenin ramazanları geldi. Kırk dediysek, 40 olur,50 olur; mevzu çocukluğumuzun, gençliğimizin Ramazanları.

-Tabii, cep telefonları yok o zamanlar; ne cep telefonu, ev telefonları bile her evde yok. Televizyonlar henüz siyah-beyaz. Meşhur Türk dizilerimiz var; tabii bir de Dallas’ımız. Bu arada “Uzay 1999”, “Uzay Yolu”, “Kara Şimşek” ve “Kaçak”’ı da unutmamak lazım. Kaçak deyince aklınıza 2010’lu yıllardaki yerli kaçak dizisi gelmesin, Dr.Kimbell’den bahsediyoruz. Hepsi siyah beyaz. Yerli dizilerimiz de az buz değil ha! Bizleri ekran başına kilitleyen Tekin Akmansoy’un “Kaynanalar”’ını, sonrasında gelen Gazanfer Özcan’ın “Kuruntu Ailesi”’ni unutmamak gerekir.

-Her evde televizyon yok o zamanlar; ama sinemaların meşhur dönemdi o zamanlar. Cüneyt Arkın filmleri, Kadir İnanır, Tarık Akan filmleri; bazen kısıtlansa da Yılmaz Güney filmleri. Hep erkek oyuncularımızı saydık ya; Fatma Girik, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Emel Sayın, Hale Soygazi, Gülşen Bubikoğlu gibi aktrislerimizi de unutmamak gerekir; çoğu kez ağlatır, duygulandırırlardı bizi. Çoğumuz aşkı bunlardan, Ediz Hun’lardan, Orhan Gencebay-Ferdi Tayfur filmlerinden tanımıştık o zamanlar. Onlar ağlatır duygulandırırken Kemal Sunal, Adile Naşit, Şener Şen, Nejat Uygur, Müjdat Gezen, İlyas Salman gibi değerli sanatçılarımız da güldürürdü çoğu kez. Sevecen, bazen de otoriter babayı Hulusi Kentmen ile nur yüzlü ihtiyarı Nubar Terziyan’la tanıdık bir çoğumuz. Erol Taş, Bilal İnci, Turgut Özatay, Kazım Kartal’la yolda karşılaşsak yumruk atardık adeta; Yeşilçam’ın gerçek hayatta şeker gibi olup, sahnedeki kötü adamlarını gerçekten kötü adam sanırdık çoğumuz.

Sinemaya gidemeyenler, televizyonda cumartesi akşamları Türk Filmi saatini beklerdi dört gözle. Biz çocuklar Tarkan, Kara Murat yada dövüşlü Cüneyt Arkın filmi beklerken, gençlerimiz aşk filmlerini, büyüklerimiz daha çok köy ve köylü hayatını anlatan filmleri beklerlerdi o akşam için. Ah bir de filmin ortasında elektrikler kesilmeseydi.

-Efendim, konumuz 'Ramazan’dı ya; oraya dönelim hemen. Ramazan öncesi başlardı evlerde telaş. Mahallede herkesi bir “ekmek yapma” ve ev badanalama telaşı alırdı. Kadınlar yardımlaşa sıraya koyarlardı ekmek yapma günlerini. Dağ gibi yükselirdi yufka ekmekler üst üste yığıldıkça. Biz çocuklar, araya girer, “yağlı şepit” hakkımızı alır ve sokağa fırlardık. Okullar kapalıysa (yaz aylarında) yada hafta sonu ise Kur’an Kursu’na koşardık elimizde şepitlerle. Bu arada cebimiz de de bilyeler eksik olmazdı; hepsinin de bir adı olurdu çoğu kez. Şu kurs bir bitse, bilye oynamaya geçecektik; Bazen de zehir, çelik-çomak, yakar top gibi şimdilerin ne olduğunu bile bilmedikleri daha birçok oyun. Ne anlardık o “katır” dediğimiz topacı çevirmekten bilmiyorum ama çok zevk aldığımızı hatırlıyorum. Çoğumuzun topacını da ya babamız, abimiz yapardı yada kendimiz. Dışarıda sağ-sol kavgaları olsa da çocuk dünyasında her şey çok güzeldi 8-14 yaş aralığındakiler için. Gün gelir Ramazan’a ulaşırdı; uykumuzun en derin yerinde “haydi uyanın, sahur vakti” denilince anlardık o günün geldiğini. Uyanmak istemeyip “ben tutmayacağım” dediğimizde; “Olur mu hiç öyle şey, “Ramazan’ın il 3 günü, ortasındaki 3 günü ve son 3 gününde kurtlar kuşlar bile oruç tutarlarmış” diyerek çağırırlardı sofraya. Yarı uykulu gözlerle bir şeyler yer, ağzımızı yıkar ve sıcak yatağımıza koşardık. Tabii biraz büyük olanlarımızı babalarımız uyutmaz, sabah namazına götürürlerdi. Gün içerisinde orucu unutup yediğimiz de çok olmuştur ama, genelde her Ramazan, bu 9 günü oruçlu geçirirdik biz çocuklar.

Ramazan ayı boyunca gündüzleri sokaklara bir sakinlik çöker, ikindi vaktinden itibaren bu sakinliği, elinde tepsilerle komşularına “bişi”, “kabartlama” dağıtan kadınlar ve çocuklar bir hareketliliğe dönüştürürdü. Erkeklerin de ikindi namazı sonrası cami önü sohbetleri biraz yoğunlaşırdı; maksat vakit geçirmek. Akşam ezanına 5-10 dakika kala camide mükellef bir sofra hazır hale gelirdi. Sofrada bir kuş sütü eksik olurdu adeta. Mahalleli kendi arasında nasıl anlaşırdı halen çözebilmiş değilim ama, bildiğim şu ki, her iftar vakti mahalleden bir aile düzerdi bu sofrayı. Akşam namazı öncesi cami avlusunda sohbet eden erkekler ile bahçede bekleşen biz çocuklar müezzinin ezanı bitirmesinden hemen sonra birer lokma alır, orucumuzu açar ve namaza geçerdik. Namazdan sonra herkes sofraya oturur, iftarını yapardı. İşin ilginç tarafı ise eve varıldığında, hazır olan sofrada kimse henüz bir şey yememiş halde camiden dönen evin büyüğünü bekliyor olması idi ki; eve dönüldüğünde adeta ikinci bir iftar daha yapmış olurdu camiden dönenler.

Ramazan akşamları gündüzden daha hareketli sayılırdı o zamanlar. Haftanın en az 2 yada 3 günü akşamı aile gezmeleri olurdu. Bir o kadar da size gelen misafir olurdu. Misafirin sizin yaşınızda çocuğu varsa o gece bayram gibi olurdu; hemen dışarı çıkılır, yolda ışığı yanan direğin altında toplanılırdı. Yok, gelen sadece yetişkinler ise yine yola çıkılırsa da o kadar eğlenceli sayılmazdı. Bazen çocuklar yada gençler iftar sonrası sinemaya gitmek için evin büyüklerinin gözünün içine bakar, babadan duydukları “film bitince doğru eve geleceksiniz” sözüyle kapıya fırlarlardı. Misafirlik esnasında teravi namazı vakti gelince evin erkekleri birlikte camiye giderler, cami dönüşü hazır olan meyve ve çerezler yenir ve evlere dönülürdü.

Bayrama 3-4 gün kala camide hocalar ısrarla “küslerin barıştırılması” konusunu işlemeye başlardı; “Bayramda küsler barışmazsa tuttukları oruç boşa gidermiş. Küsleri barıştırmak çok büyük sevapmış”. İşte o 3-4 gün çocuklar bile küsleri tespit edip barıştırmaya çalışırdı. O 3-4 gün hocaların yada mahallenin büyüklerinin küs barıştırma aracılığı yaptıkları günler olurdu.

Arife gününün ayrı bir özelliği olurdu Ramazan’larda. O gün sabahtan başlardı bayram alışverişleri. Adeta herkes çarşıda ve pazarda (giysi “çaput” pazarı) olurdu. Berberlerde traş kuyruğu akşam da dahil sürerdi. Ancak, ikindi namazı çok ayrı bir yere sahipti arife gününde. Çünkü ikindi namazı kılındıktan sonra tüm aile mezarlıklara giderdi. Orada herkes vefat etmiş olan yakınlarına dua eder, onların bayramını bir gün önceden dua göndererek kutlamış olurlardı. Mezarlıktan ayrılırken de, yaşayan kimsesi kalmamış olup “bana dua eden yok mu?” diyenler için de bir dua okunması ihmal edilmezdi. Arife gecesi evde herkes güzelce yıkanır, alınan giysiler denenir ve artık bayram beklenir hale gelinirdi.

Bayram namazından en az yarım saat 45 dakika önce camide olmazsan camide oturacak yer bulman imkansız olurdu. Öyle 5-10 dakika kala gideyim diyenlerin tamamına yakını cami dışında kalır, hava uygunsa dışarıda kılardı namazı. Aksi halde namaz sonrası bayramlaşması için dışarıda beklerlerdi; bir kısmı da eve dönmek zorunda kalırdı mahcup bir şekilde. Bayram namazından sonra dışarı çıkan herkes cami önünde tek sıra yola dizilir ve bayramın ilk bayramlaşması yapılırdı. Bu bayramlaşma sırası çoğu kez 100 metre civarında olur ve bir daire şeklini alırdı. Sırada bulunanları bayramlayanlar sıranın sonuna durur ve bu defa o, gelenlerle bayramlaşırdı. Bu bayramlaşma, camiden en son çıkan imamın bayramlaşması ile sona ererdi.

Camiden dönenler evde hazırlanmış mükellef sabah kahvaltısı ile karşılanırdı. Ancak henüz kimse sofraya oturmadan bütün aile birbirini bayramlar, küçükler büyüklerinin ellerini öper (kendisinden bir yaş bile büyük olsa farketmez), kucaklaşır ve sofraya öyle oturulurdu.

O yıllarda öyle karı-koca ikisi de çalışan aile modeli çok yaygın değildi. Genelde her evde evin erkeği çalışır evin geçimini sağlardı. Çiftçi ailelerde tüm aile tarla işlerine beraber giderken bazen ev hanımlarının da “çapaya gitmek” olarak tabir ettikleri tarla işlerine gittikleri de olurdu. Evlerden öyle zenginlik filan fışkırmazdı; her evde birkaç televizyon, laptop, cep telefonu, internet falan yoktu. İnsanlarda, zengin olacağım, köşeyi döneceğim hırsı da gelişmemişti. Banka kredileri havada uçuşmazdı, kimsenin kredi kartı yoktu. İnsanlar birbirlerine Türk parasıyla borç verir, borç alan da günü gününe ödemeye özen gösterirdi, istetmezdi. Kimse kimseyi dolandırmanın, kandırmanın peşinde olmaz, itibarı ve güveni herşeyin üstünde tutarlardı. Çocuklarını okutmanın ve güzel ahlaklı, saygılı bireyler olarak yetiştirmenin peşinde idi aileler. O çocukların okuyup adam olmalarını isterdi o dönemin büyükleri, ebeveynleri. Onların bir çoğu artık hayatta değiller ve bugünleri görmediler. O çağda kutsal saydıkları okumanın adam olmaya yetmediğini, asıl gerekli olanın, onların çocuklarına verdiği ahlak ve anlayışa sahip birer birey olarak okumak olduğunu, aslında “gerçek adamın” kendileri olduğunu bizler onlara anlatamadan göçüp gittiler bu dünyadan. O eli öpülesi nesil, bugünkü dünyanın bencilliğini, sahtekarlığını, ilkesizliğini, riyakarlığını, hırsını ve ihtirasını, kültürel yozlaşmasını görmeden göçtüler bu dünyadan.

-O nesil mi haklıydı, bugünkü nesil mi?

Doğruyu, eğriyi o nesli görüp yaşayan herkesin bildiğini biliyorum. Ancak bir şey daha biliyorum ki, o zamanki toplum belki daha yoksuldu, belki daha eğitimsizdi, ama gerçek şu ki; çok daha mutluydu, çok daha dürüsttü, çok daha özgür ve çok daha ahlaklı idi.

NELER SÖYLENDİ?
@
NAMAZ VAKİTLERİ
PUAN DURUMU
  • Süper Lig Ahmet Çalık SezonuOP
  • 1Trabzonspor3881
  • 2Fenerbahçe3873
  • 3Konyaspor3868
  • 4Başakşehir FK3865
  • 5Alanyaspor3864
  • 6Beşiktaş3859
  • 7Antalyaspor3859
  • 8Fatih Karagümrük3857
  • 9Adana Demirspor3855
  • 10Sivasspor3854
  • 11Kasımpaşa3853
  • 12Hatayspor3853
  • 13Galatasaray3852
  • 14Kayserispor3847
  • 15Gaziantep FK3846
  • 16Giresunspor3845
  • 17Çaykur Rizespor3836
  • 18Altay3834
  • 19Göztepe3828
  • 20Yeni Malatyaspor3820
Gazete Manşetleri
E-GAZETE
ANKET OYLAMA TÜMÜ
KONYA BELEDİYELERİNDEN HANGİSİNİN ÇALIŞMASINI DAHA ÇOK BEĞENİYORSUNUZ?
E-Bülten Kayıt
ARŞİV ARAMA