Oğuzların Kınık boyundan Selçuklu Türkmenleriz.(TURGUTOĞULLARI)
GÖLGE ADAM

Oğuzların Kınık boyundan Selçuklu Türkmenleriz.(TURGUTOĞULLARI)

Bu içerik 589 kez okundu.

Tuğrul Bey Bağdat’taki Halife ile mutabakata vardığında tarihler 1055’i gösteriyordu. Dedesi Selçuk Bey’in derleyip topladığı ve devlet kılacak kıvama getirdiği Oğuzların Kınık boyundan Selçuklu Türkmenlerinin Müslüman olmasının üzerinden de öyle çok uzun yıllar geçmiş değildi. Kaynaklar Bağdat’taki Halifenin Tuğrul Bey’e, dönemin çok önemli bir âlimi olan Maverdî’yi gönderdiğini ve “Anayol İslam”a sahip çıkmasını istediğini yazıyorlar. Tuğrul Bey atamızın bu talebi karşılıksız bırakmadığını biliyoruz.

        Tuğrul Bey’in 1055’de Bağdat’ta dönemin “Anayol İslam” Halifesi ile vardığı mutabakat sonucu İslam’ın tebliğ ve daha sonra da temsil gücünün Türklere geçtiği, apaçık bir tarihsel olgu olarak karşımızda durmaktadır. Nitekim bu mutabakatın üzerinden öyle çok uzun bir süre geçmeden Selçuklu Türkü’nün, Tuğrul Bey’in yeğeni Alp Arslan’ın önderliğinde 1071’de Bizansla karşılaştığını ve elde ettiği zaferle bu toprakların Türk ve Müslüman kimliğinin bir daha değişmemecesine tarihe kazıldığını görürüz. Selçuk Bey’le başlayan bu yolculuk sonucu “dava” Selçuklu Türkü’nün elinde elli yıl içinde Maveraünnehir’den Kafkaslara, Karadeniz’e Suriye ve nihayetinde Anadolu’ya taşınacaktır.

        Selçuklu Oğuz Türkmeninin Allah’ın dinine hidemâtını şeksiz şüphesiz tescil eden bu sürece baktığımızda, İslam geleneğinde maruf üç önemli şahsın dikkatten kaçırılmaması gereken roller üstlendiklerini görürüz: Bunlardan ilki az önce ismini telaffuz ettiğimiz dönemin ünlü fıkıhçısı ve siyaset bilimcisi Mâverdî’dir. Muhtemeldir ki Halife Kaim bin Emrillah’ı Selçuklulardan himaye istemeye sevk eden El Ahkâmü’s Sultâniye müellifi olan bu âlim olsa gerektir. Olayın ve kahramanlarının bu niteliklerine rağmen bazı radikal/selefi yorumlar Halife ile Tuğrul Bey arasında devleti yönetme gücünün/erkinin paylaştırılmasından dolayı olup bitenleri, “din ve siyasetin” ayrılamayacağı kabulünden hareketle tecviz de etmezler. Oysa Bağdat’ta işler böyle yoluna koyulurken dönemin dini otoritesi Maverdî’dir ve üstelik Maverdî şafidir.

        1055’de varılan mutabakatla Selçuklu Türkü kendisini bu defa Tuğrul Bey’in yeğeni Alp Arslan’ın önderliğinde, 1071’de Malazgirt’te, Bizans İmparator Romen Diyojen önünde bulur. Selçuklu Türkü’nün kazandığı muhteşem zafer Türklere ve İslam’a Anadolu’nun kapılarını açar. Oysa o vakte kadar Emeviler döneminde İstanbul dahi kuşatılmış; Avrupa, Hristiyan dünya Müslümanlarla tanışmıştır, ama Küçük Asya’da İslam, Türkler gelinceye kadar yurt tutamamıştır. Anadolu 1071’de hâlâ bir Bizans coğrafyasıdır. Malazgirt Zaferi bu duruma son verir. Anadolu Malazgirt zaferinden sonra Türkleşir ve Müslümanlaşır.

        Alp Arslan’ın Anadolu’yu Türk ve Müslüman kılan hamlesini yaptığı zamanlarda Bağdat’ta, Türk kültür ve medeniyet tarihi bakımından çok önemli bir olay vuku bulmaktadır. Kökeni Karahanlı Kağan ailesine dayanan Kaşgarlı Mahmud nam bir âlim, birkaç yıldır sürdürdüğü bir çalışmayı dönemin entelektüel muhitine ve hilafet ricaline arz eder. Divanû Lûgat-it Türk isimli bu çalışma, döneminin bir gereği olarak Arapça yazılmıştır. Ancak eserin konusu Türk dilidir. Mahmud Araplara bu eseriyle, Türkçenin zenginliğini, gücünü ve yaygınlığını göstermektedir. Göstermiştir de.

        Kaşgarlı Mahmud, Besim Atalay tercümesine göre eserine şöyle başlamaktadır:

        “Esirgeyen, koruyan Allah’ın adıyla

        Allah’ın, devlet güneşiniTürkburçlarından doğurmuş olduğunu ve Türklerin ülkesi üzerinde göklerin bütün dairelerini döndürmüş olduğunu gördüm. Allah onlara Türk adını verdi. Ve yeryüzüne hâkim kıldı. Cihan imparatorları Türk ırkından çıktı. Dünya milletlerinin yuları Türklerin eline verildi. Türkler Allah tarafından bütün kavimlere üstün kılındı. Hak’tan ayrılmayan Türkler, Allah tarafından hak üzerine kuvvetlendirildi. Türkler ile birlikte olan kavimler aziz oldu. Böyle kavimler, Türkler tarafından her arzularına eriştirildi. Türkler, himayelerine aldıkları milletleri, kötülerin şerrinden korudular. Cihan hâkimi olan Türklere herkes muhtaçtır, onlara derdini dinletmek, bu suretle her türlü arzuya nail olabilmek içinTürkçeöğrenmek gerekir.”

        Kaşgarlı’nın o günkü İslam dünyasına tanıttığı Türk’ü Avrupalılar takip eden zaman dilimlerinde iyice tanıyacaklar; yaklaşık yüz-yüz elli yıl sonrasında artık geri püskürtmeye muvaffak olamadıkları bu insanları onlar da Türk olarak tanımlayacaklar; Küçük Asya’ya ve doğusundaki tüm coğrafyaya Türkiye diyeceklerdir

        Selçuk Bey’le başlayıp, Tuğrul ve Çağrı Bey’le devam eden bu “emaneti taşıma” görevi Sultan Alp Arslan’ın şehadetinin ardından kesintiye uğramaz, uğratılmaz. Emaneti Sultan Melikşah alır ve “dava”yı zirvelere taşır. İşte tam bu dönemde yine sahnede biri siyaset adamı diğeri döneminin en önemli ve etkili; çağımızda da etkileri devam eden filozof, fakih, arif vasıflarıyla tebarüz eden iki şahsiyet, emaneti taşımakta olan Selçuklu Türkü’ne tüm bilgi ve becerilerini tahsis ederler. Bunlardan ilki Nizamülmülk’tür. Melikşah’ın vezirliğini yapan Nizamülmülk, “Anayol İslam”ın herhangi bir zaafa düşmemesi için Selçuklu’ya sırtını dayar. Çünkü Selçuklu saftır, temizdir, samimi Müslüman ve adam gibi bir mümindir. Yine aynı şartların ve “zamanın ruhu”nun idrakinde o da Şafii bir âlim, filozof, entelektüel olarak Gazalî sahnede görünür. O da Selçuklu’ya ümit bağlar; tüm bilgi ve mesaisini Selçuklu’ya tahsis eder. Yanılmamışlardır…

        Anadolu coğrafyasında Selçuklu Türk’ü emaneti taşımak için canını dişine takmış uğraş verirken, Kudüs ve Mısır coğrafyasında iki Türk; Selahaddin ve Baybars, Haçlı ve Moğol istilâsına karşı Selçuklu’nun yaptığını yaparlar. Selçuklu devlet ve siyaset geleneği içinde yetişmiş bulunan Selahaddin, Selçuklu’nun zayıflattığı ama durduramadığı Birinci Haçlı İstilâsı sonucu kaybedilen Kudüs’ü 1187’de tekrar İslam coğrafyası yapar; Mısır’da daha sonra Memluk devletine tahavvül olacak olan Eyyubî Türk Devletini kurar ve bu devlet kaderin kendisine çizdiği görevi ikmal ederek, İslam coğrafyasının bu cephesinde bayrağı Memluklara devreder. Mısırdaki Memluk Devleti bir yandan haçlılarla uğraşırken öbür yandan da daha sonra sultan olacak Baybars komutasındaki ordusuyla, İslam coğrafyasını kasıp kavuran Moğolları mağlup ederek Moğolların yenilebilecekleri fikrini temin edecektir. Bu zafer daha sonra Moğolları zayıflatan ve bölgeden tasfiyesini getirecek sürecin tetikleyicisi olacaktır. Mısır ve Kudüs havalisine egemen olan Türk Memluk Devleti, Yavuz Sultan Selim’in 1517 yılında Mısır’ı fethine kadar bu coğrafyada emanetin hamiliğini ve taşıyıcılığını yapacaktır.

        Anadolu coğrafyasında ise Haçlı seferlerine ve Moğol gailelerine göğsünü siper ederek İslam’ı Küçük Asya’da ve Doğu Akdeniz’de var kılan Selçuklu’dan bayrak 1300’lü yılların hemen başında Kayı boyuna geçer. Kayı boyunun kurduğu bu devlet kısa bir süre sonra cihan devleti hâline gelir; bayrak bundan böyle sadece bu devletin elindedir artık. Yaşanan med-cezirlerin ardından altı yüzyıl sonra bayrak bu defa Türkiye Cumhuriyeti’ne geçer; tarih akmaya devam eder.

        Bu “dava”nın ayağını bastığı, sırtını dayadığı zeminin bu günkü adı Türkiye Cumhuriyeti’dir. Ve o gün bu gündür Selçuklu ile başlayıp Türkiye Cumhuriyeti olarak devam eden bu toprakların Türklüğü öyle şurasından burasından hiç kimsenin eksiltemeyeceği, eğip bükemeyeceği bir kimliktir. Hangi etnik hikâye kulaklarına fısıldanırsa fısıldansın bu toprakların tarihine Türklerle birlikte koyulan herkes, bu coğrafyanın Türk olan tarihine iştirak etmiş ve Türk olmuştur. Türk olmak Selçuklu olmaktır; Eyyubî olmaktır; Memluklu olmaktır; Osmanlı olmaktır. Türk olmak Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milleti olmaktır. Hak Teâla muhafaza buyursun; eğer bu milletin adı Türk olmaktan, bu ülkenin adı Türkiye olmaktan uzaklaşırsa ne bir “dava” kalır, ne bir medeniyet kalır ne de “emanet” kalır. Ve eğer bu topraklarda bu isimler zaafa uğrarsa; kaybedenler aynı zamanda kendi mahfillerinde kulaklarına fısıldanan hikâyeleri ne olursa olsun bu ülkenin tüm insanları olurlar.

        Bu hakikatlerden dolayı ortada ne “biz ve onlar” zamirleri ne de “dana ve kuyruğu” meselesine bağlanacak bir ayrışma ve kapışma söz konusudur. Bu ülkedeki herkesin; mezhebi, meşrebi, menşei ne olursa olsun; Türk olmakla ve Türkçe ile bir kere daha iman tazelemek mecburiyeti bulunmaktadır.

Büyük Selçuklu Devleti Sultânı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diojen kuvvetleri arasında 26 Ağustos 1071 târihinde Doğu Anadolu’da Malazgirt Ovasında meydana geldi. Bu muharebe, dînî, millî, siyâsî, askerî neticeleri ve Türk-İslâm târihinin en büyük zaferlerinden biri olması bakımından önemlidir.

Büyük Sultân, savaş başlamadan evvel Diojen’e elçi gönderir. Sultân Alparslan’ın heyeti, 25 Ağustos 1071 sabahı Bizans ordugâhında hafîfe alınıp, hakârete uğradı. Diojen heyet başkanına: “Kışlamak için İsfahan’ın mı, yoksa Hemedan’ın mı daha iyi olduğunu” sordu. Sulh teklîfini şiddetle reddedip: “Sultânınıza söyleyiniz; kendileriyle müzâkerelerini Rey’de yapacağım, ordumu İsfahan’da kışlatıp, Hemedan’da sulayacağım” dedi. Heyet başkanı da Diojen’e: “Atlarınızın Hemedan’da kışlayacaklarından ben de emînim, fakat sizin nerede kışlayacağınızı bilemiyorum.” diyerek gereken karşılığı verdi. Selçuklu Sultânı Alparslan, âlimlerinin ve devlet adamlarının tavsiyesiyle, muhârebeyi Cuma günü yapmayı tercîh etti. 26 Ağustos Cuma günü askerlerini toplayan Alparslan atından inip secdeye vardı: “Yâ Rabbî! Sana tevekkül ediyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve Senin uğrunda cihâd ediyorum. Yâ Rabbî niyetim hâlistir. Bana yardım et; sözlerimde hilâf varsa beni kahret” diye duâ etti. Sonra askerlerine dönerek: “Burada Allâhü Teâlâdan başka bir Sultân yoktur, emir ve kader O (c.c.)’un elindedir. Bu sebeple benimle birlikte cihâd etmekte serbestsiniz.” dedi. Askerler coşarak şevke geldiler ve hep bir ağızdan: “Aslâ emrinden ayrılmayacağız.” mukâbelesinde bulundular.

Cuma namâzından sonra başlayan muhârebede Sultân Alparslan, fevkalâde bir taktik uyguladı. Bozkır çevirme hareketiyle, Türk ordusu hilâl şeklinde yayıldı. Bizans ordusunda Türklerin ok, gürz ve kılıcından kurtulanların, akşam teslîm olmaya can attıkları görüldü. Cengâverliğine rağmen hiçbir şey yapamayan mağrur Bizans imparatoru Diojen, yaralı halde bütün maiyeti ile beraber esir edildi.

Sâlih amellerin çokluğu ile hâsıl olmayan fayda, kusurlu da olsa, Resûlullâh (s.a.v.)’e husûsi bir istinâdda bulunmak sebebiyle elde edilmektedir. Hz. Âişe (r.anhâ) buyuruyor ki: “Hâcetin verilmesinin anahtarı, ondan önce hediye vermektir.”

Salevât, hâcetten önce verilen hediye gibidir. Biz Allâh (c.c.)’a hamd ettiğimiz zaman, Allâh (c.c.) bizden râzî olur. Resûlullâh (s.a.v.) Efendimiz üzerine salevât hediye ettiğimiz vakit, O (s.a.v), hâcetin verilmesi için Allâh (c.c.) katında şefâatte bulunur.

Cenâb-ı Hakk bir Âyet-i Kerime’de şöyle buyurmaktadır:

“Ona (ma‘nen yaklaşmaya) vesîle arayın” (Maide s.35) Resûlullâh (s.a.v.)’in duâsı geri çevrilmez. Allâhü Te‘âlâ’nın velîleri vâsıtası ile sizin dilekte bulunmanızdaki hüküm de böyledir. Melek, onlara bu hâcetin verilmesinde haber ulaştırır, evliyâullah da o kimse için şefâatte bulunur.

Evliyâ ve sâlihler de safvette, tâatte, kulluğun edeblerini bilmekte, kendilerinden aşağıda bulunanlara bu husûsta vâsıta olmakla beraber, kendilerinden üstün zâtları Allâh (c.c.) katında kendileri için vâsıta ittihâz ederler. Nitekim peygamberler de Hz. Muhammed (s.a.v.) Efendimizi kıyâmet gününde kendileri için vâsıta edineceklerdir. İmâm Mâlik (r.a.), Ebû Câfer el-Mansûr’a “Yüzünü Resûlullâh (s.a.v.)’den başka tarafa çevirme. Zîrâ O (s.a.v), hem senin hem de baban Âdem’in vesîlesidir” demiştir. Şüphe yok ki bu, onlardan ve insanların tamâmından sâdır olmuş bulunmaktadır. O, Allâhü Te‘âlâ’dan bir şey talep etmekteki edebinin kemâlinden dolayı, kulun güzelliklerinin en ileride olanı, Azîz ve Celîl olan Rabbi ile birlikte olma hâlinin edep hudûdunu korumasıdır. Artık peygamberler ve asfiyâdan olan zâtlar ile meded dilemenin yasaklamasına hükmetmek gibi sözlere kulak verilmez; zîrâ makbûl bir hüküm değildir. Adamın biri Peygamber (s.a.v.) Efendimiz’e iyi ahlâkın ne olduğunu sorar. Peygamber (s.a.v.) de ona şu âyeti okur: “Afv ve müsamahadan ayrılma, iyiliği emret ve anlayışsızlardan yüz çevir.” (A´raf s. 199) Daha sonra da adama verdiği cevabın devamı olarak şöyle buyurur: “İyi ahlâk seninle münasebeti kesen ile senin ilgiyi devam ettirmen, sana vermeyene vermen ve sana haksızlık edeni hoş görmendir.” Peygamberimiz (s.a.v) buyuruyor ki: “Ben sâdece en güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.”

Adamın biri Peygamberimiz (s.a.v.)’e: “Bana bir tavsiyede bulun” der. Peygamberimiz (s.a.v.) ona: “Nerede olursan ol Allâh (c.c.)’dan kork.” diye cevap verir. Adam “Baska” diye sorar. Peygamberimiz (s.a.v.) de ona “Kötülüğün arkasından bir iyilik işle ki, kötülüğü silsin” diye cevap verir. Adam “Daha başka” diye sorar. Peygamberimiz (s.a.v.): “İnsanlara karşı güzel huylu ol” diye cevap verir. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Allâh (c.c.), ahlâkını güzel yarattığı hiçbir kulu cehenneme yedirmez.”

Fudayl (r.a.) buyurdu ki: “Peygamberimiz (s.a.v.)’e falan kadın gündüzleri oruç tutar ve geceleri namaz kılar, fakat kötü huyludur, komşularını dili ile üzer” derler. Bunun üzerine “O halde onda hayır yoktur, o cehennemliktir.” buyurur.

Ebû Hureyre (r.a.)’e göre. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Mü’minin dini, onun şerefîdir, soyu sopu, iyi huyu, müriveti de aklıdır.”

Abdullah ibn-i Abbas (r.a.)’e göre, Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Peygamberimiz (s.a.v.) namaza dururken şöyle duâ ederdi: “Allâhım, bana en güzel huyu bağışla, senden başka kimse beni ona ulaştıramaz. Allâhım, beni kötü huydan alıkoy, senden başka hiç kimse beni bundan alıkoyamaz.”

Resûlullah (s.a.v.), Kur’ân- ı Kerîm’in bulunduğu yerde, hadîslere karşı olumsuz düşünenler olabileceğini, bunun ise doğru olmadığını şu hadîsleriyle ifâde ederler:

“Yakında koltuğuna kurulmuş olduğu halde, kendisine benim hadîsim rivayet edildiğinde; “Bize Allâh (c.c.)’un kitabı yeter, O’nda bulduğumuz helâlleri helâl, haramları da haram sayarız” diyen adamlar çıkacaktır. Şunu iyi bilin ki, Allâh Resûlü’nün haram kıldıkları, bizzat Allâh (c.c.)’un haram kıldıkları gibidir” (Tirmizî, İbn Mâce) Hadîsin başka bir rivayetinde; “Sizi böyle bir durumda görmeyeyim” ifâdesi yer almaktadır.

Birçok âyet ve hadîsin açık olarak belirttiği ve tarih boyunca da müslümanların çoğunluğunun ittifak ettiği üzere Kur’ân ve Hadîs, İslâm dininin iki temel kaynağıdır. Hiçbir müslümanın bu iki temel kaynağın herhangi birinden sarf ı nazar etmesi asla düşünülemez. Bilindiği üzere Kur’ân- ı Kerîm, Hz. Ebû Bekir (r.a.) döneminde cem’ edilmiş, eksiksiz olarak tek bir kitapta toplanmış, sonra Hz. Osman (r.a.) döneminde bütün müslümanların yararlanması için çoğaltılarak İslâm dünyasına dağıtılmıştı.

Buna mukabil hadîslerin bir araya getirilmesi o dönemde mümkün olmamış, bu hususta bazı düşünceler görülmüşse de bunlar kuvveden fiile çıkamamıştır. Ancak bununla birlikte sahabe döneminde ferdî planda dahi olsa hadîsler kaleme alınmış, hicrî ikinci asrın başında devletin de desteğiyle, hadîsleri yazma faaliyeti büyük merhale katetmiş, nihayet yine ikinci asırda başlayan te’lîf faaliyeti, üçüncü asırda verilen bu sahanın en mükemmel eserleriyle zirveye ulaşmıştır. Te’lîf edilen çeşitli hadîs kitapları arasında, ihtiva ettiği hadîslerin sıhhati açısından en güvenilir bulunan ve bütün tarih boyunca en çok şöhrete ulaşan, Kütüb -ü Sitte diye bilinen altı kitaptır. Bu altı kitabın ilk beşinde Buharî, Müslim, Ebû Davud, Tirmzî, Nesaî- ittifak edilmekle birlikte, altıncı kitap konusunda tam bir ittifak yoktur. Altıncı kitap konusunda; Muvatta, İbn Mâce, Dârimî ve Ahmed b. Hanbel’in Müsned’i şeklinde farklı görüşler vardır.

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
Konya’da ‘Temiz Hava’ temalı yürüyüş
Konya’da ‘Temiz Hava’ temalı yürüyüş
Yunak'ta Gaziler Günü etkinliği
Yunak'ta Gaziler Günü etkinliği