Selçuklu İdaresi
Selçuklu demokrasisine bakacak olursak belki seçim demokrasisi olmasa da demokrasinin örnekleri olarak görülebilecek insan hakları ve halkla ilişkiler mekanizmaları arasında meclis ve divan geleneği bulunmaktadır.
Selçukluların divanlar ile temel devlet felsefesini meydana getiren faktörlerin aynı zamanda demokrasinin temel ilkeleri olarak da kabul edilen özgürlük, eşitlik, adalet ve seçim gibi değerler olduğu asla su götürmez bir gerçektir.
Demokrasiye çok benzeyen bir sistemi meclis ve divan geleneğiyle inşa edebilmiş olan Selçukluları çok uğraştıran bir şer hükmündeki Moğol istilalarından bir hayır çıkacak ve tıpkı Selçuklular misali bir anayasa ve demokrasi örneği daha ortaya koyulacaktı.
Bu örneği ortaya koyacak olan da Moğol istilasından kaçıp Anadolu'ya hicret edecek olan Ahiler olacaktı.
Ahi İdaresi
Ayrıca Ahilerin kendi yasa ve kurallarına uyarak halka hesap veren, kendi askeri ve hukuki gücü olan bir yönetim biçimi oluşturduğunu ve “Fütüvvetname” denilen bir çeşit anayasalarının da bulunduğunu belirtmek lazım gelir.
Ahi Cumhuriyeti, 1354 yılında Osmanlı himayesine girmiş ve 1362 yılında kendini feshetmiştir.
Osmanlı İdaresi
Padişahın iki başdanışmanı vardı. Bunlar sadrazamla, şeyhülislamdı. Dünya işlerini sadrazama, manevi işleri şeyhülislama danışırdı. Konular iç içe girdiği için de, padişahlar, ekseriyetle her ikisini birden davet eder, devlet yönetimiyle ilgili şeyleri konuşurlardı.
En küçük bir tereddüt hâsıl olması hâlinde ise Divan (bakanlar kurulu) toplantıya çağrılır, tartışma daha geniş bir zemine taşınırdı. Gerekli görmeleri hâlinde, şeyhülislam ve sadrazam, konuyu önce alt kadrolarında olgunlaştırırlardı. Osmanlı Devleti'nin hızlı büyümesinin, savaşlarda galibiyetinin, barışta adaletinin sırrı işte bu "meşveret-istişare-danışma" yöntemidir.
Hatta bazen, padişahlar devlet ricaliyle konuşmakla da yetinmez, kimi zaman "tebdil" çıkarak (kılık değiştirip halkla buluşmak), kimi zaman ise "Ayak Divanı" kurdurarak halkla doğrudan temasa geçerlerdi. "Ayak Divanı" belli periyotlarla kurulmakla birlikte, bazen olağanüstü toplantıların yapıldığı da görülmüştür. Ne zaman toplana-cağı önceden belli olan "Ayak Divanı"na yalnızca İstanbul halkı değil, ülkenin her tarafından halk temsilcileri gelirdi. Bu yüzdendir ki bazı yabancı tarihçi ve diplomatlar, "Osmanlı-Türk cemiyetine demokrasi zihniyetinin hâkimiyeti ilk günlerinden itibaren hiçbir fasılaya uğramadan devam etmiştir," demekten kendilerini alamadılar.
Tabii bahsedilen demokrasi, bugünkü anlamda, en azından Osmanlı halklarının tamamını kapsayan bir seçimle teşekkül etmiş parlamentoya dayalı bir demokrasi değildi. Tamamını kapsayan şekilde yoktu diyoruz çünkü 1354’te Osmanlı himayesine girmiş Ahi Cumhuriyeti yöneticilerini seçiyordu. Hakeza 1365’te Osmanlı himayesine girmiş Dubrovnik Cumhuriyeti de seçim yapıyordu ve senatosu, meclisi vardı. 1800’de Osmanlı himayesinde kurulan Yedi Ada Cumhuriyeti de seçim yaparken ve Korfu Adası'nda parlementosu varken Osmanlı idaresi de Yedi Ada yöneticilerini ve parlamentosunu padişah tuğrasıyla onaylıyordu. Yani Osmanlı halklarının tamamını kapsayan bir seçimle teşekkül etmiş parlamentoya dayalı bir demokrasi olmasa da kısmi olarak belli bölgeleri kapsayan böyle bir sistem vardı. Fakat Osmanlı halklarını umumi düzeyde kapsayacak olan bir seçimle teşekkül etmiş parlamentoya dayalı bir demokrasi ancak 1876 yılında oluşturulacaktı.
Belki Osmanlı genelinde daha ziyade insan haysiyetine yaraşan bir sistem arayışından doğmuş "vicdan demokrasisi"nden söz edilebilir. Diyebiliriz ki Osmanlı, Batı dünyasının Engizisyon Mahkemeleri'nde süründüğü devirlerde, bugünkü "imkân demokrasisi" yerine "vicdan demokrasisi"ni kurmuş, böylece hayatın "halifesi" olan insanı mutlu etmeyi amaçlamıştı.
Bunlarla birlikte Murad Hüdavendigâr’ın himaye ettiği Dubrovnik Cumhuriyeti’nin hazırlayıp Osmanlı’nın padişah tuğrasıyla onayladığı Dubrovnik Anayasası ve 1800’de Osmanlı himayesinde kurulan Yedi Ada Cumhuriyeti’nin hazırlayıp yine Osmanlı’nın padişah tuğrasıyla onayladığı Yedi Ada Cumhuriyeti Anayasası haricinde Osmanlı tarafından yürürlüğe konan anayasalar da mevcuttu. Fatih Kanunnamesi ve Kanuni tarafından hazırlanan metin bu gerçeğin göstergesidir. Ayrıca yine anayasal belge hüviyetini taşıyabilecek olan Sened-i İttifak’ı da unutmamak gerekir.
Sened-i İttifak belgesi ile sultan sonsuz otoritesinin sınırlanmasını kabullenmiş oldu. Ceza hukukunda keyfiyeti ortadan kalktı, vergiler konusunda ayanlarla beraber karar vermeyi kabullendi ve ayanlar arasındaki hiyerarşik sistemi tanıdı. Yine Türkiye’nin anayasal sürecinde dönüm noktaları olan Tanzimat ve Islahat Fermanları zinhar es geçilmemelidir.
1876 yılında hazırlanan Cemiyet-i Mahsusa'nın hazırlayarak tarihimize hediye ettiği Kanun-i Esasi’ye gelince 1876 Anayasası, benim değerlendirmeme göre Osmanlıların yürürlüğe koyduğu beşinci anayasadır (İlki Murad Hüdavendigâr’ın himaye ettiği Dubrovnik Cumhuriyeti’nin hazırlayıp Osmanlı’nın padişah tuğrasıyla onayladığı Dubrovnik Anayasası, ikincisi Fatih'in koyduğu Kanunname, üçüncüsü Kanuni tarafından yapılanı iken dördüncüsü 1800’de Osmanlı himayesinde kurulan Yedi Ada Cumhuriyeti’nin hazırlayıp yine Osmanlı’nın padişah tuğrasıyla onayladığı Yedi Ada Cumhuriyeti Anayasası’dır.). Meclis-i Mebusan’ı 1876’da oluşturan milletvekilleri işte bu anayasaya göre çıkarılan 5 Kasım 1876 tarihli "Talimat-ı Muvakkate" (Geçici yönerge) ile yapılan genel seçimler sonucunda seçildiler.
Seçilebilmek için bir miktar toprak sahibi olmak gerekiyordu. Osmanlı'da toprak kutsaldı. Çünkü Osmanlı'da toprak "vatan"dı. Toprak sahibi olmak, "vatan sahibi olmak" kök salmak anlamına geliyordu. Seçilebilme ön şartının işte böyle bir esprisi vardı.
Seçimler iki dereceliydi. Halk önce "seçici"leri seçiyor, "seçici"ler de milletvekillerini seçiyordu. Ancak seçimi hızlandırabilmek adına pratik, ama demokratik olmayan bir yöntem benimsenmiş, İstanbul ile çevresi dışında kalan bölgelerde, çeşitli kuruluşların yönetim kurulu üyeleri "ikinci seçmen" statüsüne alınmıştı.
2 Ocak 1877 günü yayımlanan özel bir seçim bildirgesiyle İzmit'i de kapsayan İstanbul ve yöresi, yirmi seçim bölgesine ayrıldı. Her bölgedeki saygın kişilerden bir seçim kurulu oluşturuldu. Her seçim kurulu seçim bölgesi halkından yirmi beş yaşını bitirmiş iki temsilci belirleyecek, temsilciler İstanbul milletvekillerini seçeceklerdi. Seçilecek her milletvekili 50 bin erkek nüfusu temsil edecekti. (Kadınların seçme ve seçilme hakları ne bizde ne de Avrupa'da henüz yoktu)
Bu yöntemle yapılan ilk genel seçimler sonucunda, oluşan "Heyet-i Mebusan" veya "Meclis-i Mebusan" (Milletvekilleri Heyeti), 69'u Müslüman ve 46'sı Müslüman olmayan 115 üyeden oluşuyordu. Doğrudan doğruya padişahça atanan "Heyet-i Ayan" veya diğer adıyla "Meclis-i Ayan" (Seçkinler Heyeti) ise 26 üyeden meydana gelmişti.
Homojen olmayan yapısı, karar mekanizmasını son derece yavaşlattığı ve daha ziyade azınlıkların bağımsızlık taleplerine hizmet ettiği gerekçesiyle, bir de üstüne 93 Harbi çıkınca, ilk seçimle belirlenen Meclis, seçimden bir yıl sonra, Sultan II. Abdülhamid tarafından tatile sokuldu. Milletvekilleri yeniden toplantıya çağrılmak için yılların geçmesini ve İkinci Meşrutiyeť in ilan edilmesini bekleyeceklerdi.
İkinci Meşrutiyet'in ilanı ve 1876 yılında kabul edilen seçim kanunun tekrar yürürlüğe konmasıyla birlikte, Osmanlı Devleti'nde 1908, 1912 ve 1914 yıllarında üç seçim daha yaşandı.
Osmanlı Devleti'nde son seçimler 1919 yılında yapıldı. İstanbul'un işgali üzerine Meclis-i Mebusan, işgal altında görev yapamayacağı gerekçesiyle kendini feshetti.
Milli Mücadele Yıllarında İşleyen Süreç
1923 Sonrası İşleyen Süreç