escort bodrum bodrum escort kuşadası escort

KAR TANESİNİN AK LEKELERİNDEKİ TÜRKİSTAN


Bu makale 2017-04-22 15:37:01 eklenmiş ve 3860 kez görüntülenmiştir.
HÜSEYİN BİLGİÇ

“O zaman aydınlık öyle bir yoğunluğa kavuşacaktır ki, nice köstebeğin gözleri kamaşacak!”

                                Attila İLHAN

 

Sükûtunda bile bir şeyler gizlerken nasıl konuşsaydı ki? Konuşmak onun için sadece sözcüklerin bir araya gelmesinden ibaret bir eylem idi. Bunun dışında hiçbir anlam ifade etmiyordu. Sigarasından bir nefes çekip çayını yudumlarken pencereden dışarıya baktı ve: “Biz, bu sigara dumanı gibi tefekkür ettik. Bize böyle öğrettiler. O yüzden düşünce dünyamız belli bir süre göründü ve yok oldu.” Şimdi hatırlamıyoruz bu kaçıncı buluşmamızdı. Almatı, Türkistan, Kentav, Çimkent ve daha nice köyler. Her yer bizimdi nasıl olsa. Bu sefer çadırımızı Çimkent şehrine kurmuştuk. Geçici süreliğine tuttuğumuz evde sabahın ilk ışıklarına kadar muhabbetlerimiz devam ediyordu. Demli çay kokulu muhabbetler, tartışmalar geçmişten bugüne, bugünden geleceğe yaralı bilinçlerimizdeki izlerin takibi idi. O meşhur tabirle “ak lekeli tarihin” “derin mevzularında” bir şeyleri bulma maksadıyla fikirleri çarpıştırıyorduk.

Attila İlhan’dan bahsetti ve onun Sultan Galiyev üstüne yazdıklarından ve ekledi: “ Attila İlhan Türklerin damarlarına zerk edilen tarihin sadece giriş sözüdür.” Sultan Galiyev’in tefekkür dünyasının Türkistan bozkırlarına düşen gölgesinin birilerini nasıl ürküttüğü ve bunun neticesinde Türkistan’da “dip dalgaları”nın nasıl “tarihin ak lekesi” olarak arşivlerin tozlu raflarına gömüldüğünü düşününce Türk Halklarının tarihinde bazı sırların kendini nasıl ele verdiğini anlamamak zor değil. Ve birden sözü Cemil Meriç’e getirdi. Cemil Meriç’i tarihin giriş ve sonuç sözü olarak tanımlayıp “Cemil Meriç’e bakmak tefekkürün, tecessüsün görmeyen gözlere rağmen yürekle kâğıda nasıl işlendiğini ve tarihte derkenar değeri bile verilmeyen Türklerin layık olduğu yere görmeyen bir gözle nasıl getirildiğinin anlaşılmasıdır.” Dedi. Günümüzde gözlerimiz gördüğü halde “mağaradakiler”i oynayan bizleriz ve her şey bizi rahatsız ediyor. Kapatmışız mağaranın içine ışığı görenlere, ışığı gösterenlere inanmıyoruz. Ve onları düşüncelerinden dolayı, söylediklerinden dolayı “öteki” ilan edip, özlerinin “ak lekeleri”ni o adamlara yamayanları baş tacı edenlere inanıyoruz.

Biz tefekkürü sigara dumanı gibi yaptık. Omuzlarımızdaki mirası “etnografik milliyetçilikler”e hapsedip Türk Dünyasını “ak lekeler”in penceresinden yorumladık ve çözümledik. Hâlâ o hastalığımız devam ediyor. Çalışkan, dürüst adamları “tecrübesiz” yaftası ile Bir yerlere gönderip ciğersiz itlerin dedikoduları eşliğinde şereflerini, namuslarını, onurlarını ayaklar altına alıp “kutsî dava” için elde edilen rantlara değiştiniz. Gördük biz sizin ‘tecrübeli’ adamlarınızı ve hâlâ görmekteyiz. O koltuklarda oturan “büyük dava adamları” hepinizin omzunda birilerinin veballeri var.

Ve sustu… Tarihin derkenarları sokaklarda dolanırken ve yığın olarak ırzını teslim edeceği zorba ararken Turar’ın sözlerini okudu:“HIYANET VE İNTİKAM DOLU DÜNYADAN BEN GİDERİM. KAZAK'IN, TÜM TÜRK IRKININ HER KÖTÜLÜĞÜ BİZİMLE BERABER KAYBOLUP, DÜNYAYA İYİ NİYETLİ, DOST CANLI, CESUR, AKILLI VE GURURLU BİR NESİL GELSİN. TÜRK ÂLEMİ BİR OLSUN."  Hıyanet ve intikam dolu… Aslında her şey bu sözde gizli idi. Turar’ın yürek yarası işte bu sözde gizli idi. Verdiği mücadelenin her anında ihanet ve iftira ile “destek olunması” ve bu “desteğinde” özellikle halkının içinden birileri tarafından gelmesi onu yaralamıştı. İşte dedi biz sigara dumanından yaptığımız tefekkürlerle bu insanlar için “yukarıya” ak kâğıtlar üzerinde lekelerimizi yazıp gönderdik.

Tarih bize ne verdi? Tarih bize hangi imkânları sundu? Ve biz verilenleri ve imkânları nasıl kullandık? Her şey Eflatun’un hikâyede gizli: “Bir mağara düşün dostum. Girişi boydan boya gün ışığına acık bir yeraltı mağarası. İnsanlar düşün bu mağarada. Çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kâbil, yalnız karşılarını görüyorlar. Arkalarından bir ışık geliyor.. Uzaktan, tepede yakılan bir ateşten. Ateşle aralarında bir yol var, yol boyunca alçak bir duvar. Gözbağcıları seyircilerden ayıran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklaları sergilerler, öyle bir duvar iste... Ve insanlar düşün, ellerinde eşyalar: Tahtadan taştan insan veya hayvan heykelcikleri, boy boy, biçim biçim. Bu insanlar duvar boyunca yürümektedirler, kimi konuşarak, kimi susarak. Garip bir tablo diyeceksin, hele esirler daha da garip. Doğru.. O esirler ki ömür boyu başlarını çeviremeyecek, kendilerini de, arkadaşlarını da, arkalarından geçen nesneleri de duvara vuran gölgelerinden izleyecekler. Şimdi de mağarada seslerin yankılandığını düşün.. Dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi? Kısaca onlar için tek gerçek var: Gölgeler. Tutalım ki zincirlerini çözdük esirlerin, onları vehimlerinden kurtardık. Ne olurdu dersin, anlatayım.. Ayağa kalkmağa, başını çevirmeye, yürümeğe ve ışığa bakmağa zorlanan esir, bunları yaparken acı duyardı. Gözleri kamaşır, gölgelerini görmeğe alıştığı cisimleri tanıyamazdı. Biri, ona: " Ömür boyu gördüklerin hayaldi. Simdi gerçekle karşı karşıyasın" diyecek olsa, sonrada eşyaları bir bir gösterse,"bunlar nedir" diyecek olsa, şaşırıp kalır, mağarada gördüklerini, şimdi gösterilenlerden çok daha gerçek sanırdı. Bir de düşün ki tutsağı mağaradan çıkarıp dik bir patikada güneşin aydınlattığı bölgelere sürükledik. Bağırdı, yanıp yakıldı, öfkelendi... Kulak asmadık. Gün ışığına yaklaştıkça gözleri daha çok kamaştı. Hiçbirini seçemez oldu gerçek nesnelerin. Sonra, yavaş yavaş alıştı aydınlığa. Önce gölgeleri fark etti, arkasından insanların ve cisimlerin suya vuran akislerini. Aksam olunca göğe çevirdi bakışlarını, ayı gördü, yıldızları gördü. Zamanla güneşin suya vuran akislerine bakabildi. Nihayet gökteki güneşe çevirdi gözlerini. Ve düşünmeğe başladı. Ona öyle geldi ki mevsimleri de, yılları da güneş yaratıyor, görünen dünyanın yöneticisi o. Esirlerin mağarada gördükleri ne varsa onun eseri. Ve eski günlerini hatırladı. Ne kadar yanlış anlamışlardı bilgeliği. Mutluydu şimdi, mağarada kalan arkadaşlarına acıyordu. Eski hayatına, eski vehimlerine dönmemek için her çileye katlanabilirdi. Adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. Karanlığa kolay kolay alışabilir mi? Dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? Ağzını açar açmaz alay ederler: "Sen
dışarıda gözlerini kaybetmişsin arkadaş. Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı çıkmağa zorlayacakların vay haline."İşte böyle aziz dostum. Sana anlattığım hikâye kendi hâlimizin tasviridir. Yer altındaki mağara: Görünürler dünyası. Yücelere çıkan tutsak, meseller(idea'lar) alemine yükselen ruh..” Ahmet Baytursun, Mağjan, Turar, Sultan Galiyev ve diğerleri mağaranın dışındaki insanlardı ve bize hakikati anlattılar ve anlatmaya devam ediyorlar. Ya biz? Mağaradan çıkmamak için direniyoruz. Türk Âlemini mağaranın içinde tutmaya çalışanları lâyık olmadıkları yerlere getirip tarihi hafızamızı ellerine teslim ederek “zorbalar”ın diktasına alkış tutuyoruz…

Dışarıda kar yağıyordu ve insanlar karın altında ak lekelerini ezip geçiyordu. Her kar tanesi yere bir tarihin derkenarını bırakıyordu. Mahzun, yalnız Türkistan “tutunamayanların yüreğinde” odlu aşkını saklayarak kar tanelerinin kristal hüznünde sokaklara, caddelere tarihini bırakıyordu… Bozkır yüzünde gölgeler kar tanelerinde eriyorken “Sana kadife devrimlerden bahsedeyim” dedi. Ve Türkistan’ın tarihinde yeni bir dönüşüm, yeni bir devrim, yeni bir kırılma an’ı gözlerimizin önünde kristalleşmiş bir şekilde kâğıtların üzerinde izlerini bırakmaya başlıyordu… Ve tefekküre devam biz mağaranın neresindeyiz içinde miyiz? Dışında mıyız?...

 


Kaynak belirtmeden yazıların herhangi bir yerde yayınlanması kesinlikle yasaktır. Aksi takdirde 5846 sayılı kanunun gereği yapılır. Sitedeki yazılardan yazarların kendisi sorumludur; site yönetimi yazılardan sorumlu tutulamaz. Yazıların kullanımı için yazarın ve site yetkililerinin izni alınmalı ve kaynak gösterilmelidir.
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Toplam 0 yorum. Tüm yorumları okumak için tıklayın.
Diğer yazıları...
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -
Anket
Türkiye yüzünü hangi tarafa dönmeli?
1. Avrupa Birliğine.
2. Avrasya Birliğine.
3. İslam Birliğine
4. Türk Birliğine
5. Şanghay beşlisine.(Şanghay İşbirliği Örgütü)
Üretici Haber sanalbasin.com üyesidir
© Copyright 2013 Üretici Haber. Tüm hakları saklıdır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA